Etiketler

, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

uç üç

Görsel : UÇ ve ÜÇ UÇ'un evrensel var oluşu

Türkler, sonu ve bitim noktasını anlatmak için “UÇ” kök sözcüğünü kullanırlardı. Bu sözcük Türklerin en erken sözcüklerinden biridir. Bir dalın uç noktası o dalın UCudur. Bir dağın tepe noktası o dağın UCudur. Bir yolun görünen en ileri noktası o yolun hem sonu hem de UCudur. Kısacası UÇ, bir şeyin sonu, tepesi ve bir uzaklığın bitimi için kullanılır.

UÇ sözcük kökeni, yersel ve göksel olarak iki ayrılır. Yersel gereksinimlerin göğe olan ilgi ile buluştuğu yerde ise düşler başlar. Düşler, inancın kökeni ve kaynağıdır..

Yersel UÇ görünen nesneleri anlatır. Dağ ucu, dal ucu, yol ucu, saç ucu, boynuz ucu ve benzerleri. Bu yersel anlatımlar süreç içinde Göksel UÇ anlatımlarını ve her şeyin olduğu gibi görünen göğün de bir bitimi, bir UCu olmalıdır düşüncesini doğurmuştur. Bu yersel ve göksel bakış açısı ve kaynaşma süreci, düş içerikli anlatımların temellerine katkı yapmıştır.

Gökyüzü, bilinen en erken dönemlerden başlayarak kadim yıllar boyunca Türkler için kat kattır. Gökyüzünün bir bitimi, bir UCu vardır ve bu UÇta Tengri yaşar. İşte bu UÇ, ulaşılamayan, göz ile görünenin en sonunda, algılananın en ötesinde, tüm bunları yaratmış olan bir Tengri’ye yakışır ve onun yeridir.

“Yolun sonuna vardık!” sözü bir yolun UCuna gelmeyi anlattığı gibi, yaşamın bitimine ve UCuna gelindiğini de anlatmaktadır. Türklerde yaşamını yitiren kişi UÇmağa varır. Çünkü Tengri katındaki o yüksek onurun ve düşsel güzelliğin adı UÇmaq dır. Burası en UÇtur ve UÇulup varılacak olan en son yerdir. Yalnız yaşamını yitirip, tinsel (ruhsal) yolculuğa çıkan UÇmağa varır. İşte bu yüzden yüzeysel nesnelerin UÇmağı gösterenleri hep kutludur. Akçamın dallarının UÇları, Dağın tepesinin en UCu, Geyiğin ve Keçinin boynuzlarının UÇları. Tengri’ye uzanır ve ona ulanır. O, kutlu UÇmağı yurt edinen, çocuklarını da onuruyla birlikte oraya bekleyen biricik Türk Tengri’sidir.

Tengri’ye ulaşması istenen yazılar, tamga ve bedizler (resimler) dağların en UÇ yerleri seçilerek yazılır. Uzun süre bunları saklayacak koşullar ise buralardadır. Bu çalışmalar için en sağlam kayalar seçilir. Eğer yapılabilinirse Kurganlar bu UÇlara konulur ve tinlerin Tengri’ye UÇuşu kolaylaşır. Daha düz yüzeyli Kurganlarda ise yığma taş atılıp tepe görüntüsü verilerek bu algı sağlanır. Uçmağın yolu belirlenir.

Kişi tinini (ruhunu) tengrisine UÇurarak taşıyacak varlıklar ise yer yüzündeki At, Geyik, Turna benzeri düşsel varlıklardır. Bunlar Idukların tinleri olan düşsel kanatlı Puura ve Tulpardır. İleride daha bir çok UÇucunun bu işi yaptığı düşünülmüş ve Kartal, Şahin, Atmaca, Leylek, Kaz, Güvercin tinleri bile kutlanmıştır. Kişinin tini içinden çıktığında ya doğrudan kanatlanır yada onu bu tinsel UÇucular yükseltir. Bu iki düşünce Türkler arasında doğmuş ve ayrı ayrı kendine yer bulmuştur. Yeryüzünde yükselmeyi sağlayan tek organ kanat olduğuna göre tüm canlılar öldüklerinde tinleri kanatlanıyor olmalı yada onları bu yapıda bir canlı UÇurmalıdır. Tüm bu özgür yersel ve düşsel UÇucular Türk boylarına boy boy Ongun olmuşlardır. Kaz, kamların yeryüzünde kullandığı düşsel bir UÇucu, gökyüzü katlarında ve Tengri yolculuğunda kullandığı binek ise Puura dır. Kam, ölü kişinin tini gibi düşsel bir binek ile yükselir ve yaşarken Tengriye ulaşabilir.

“Anıg qutı uçtı; Onun kutu uçtu.” Yani var olan bir şeyin yok olup uçmasıdır. Aynı var olan bizlerin ölüm sonrası durumu gibi.

“Er attın qodı uçtı; Er attan aşağı düştü.” Var olan birinin başka bir yerden ayrılıp gitmesidir. Aynı kişi tininin bedenden ayrılıp gitmesi gibi.

Bu benzetmeleri bugün bile kullanıyoruz. Kişinin tininin bedenden ayrılma süreci bu nedenle UÇmaq olarak adlandırılır ve bir düşsel varlık ile UÇurulur. UÇarak ulaşılacak son yer olan Tengri’ye ve onurlu çocuklarına yakışan son katın adı bu yüzden UÇmaq tır. Buraya varmak için ise UÇmağa varmak gereklidir ki bunun için ölümün adı da budur! Türkün kendi düşünde, algısında yarattığı ve süreçlendirdiği bu durum diğer inançların çoğunda Cennet olarak adlandırılan yerdir.

Baharı anlatan bir koşukla ulaşılacak son yer olan UÇmaq işte böyle benzeştirilir;

Türlük çeçek yazıldı; Türlü çiçek açıldı

Barçın yadım kerildi; Sanki kilim serildi

Uçmaq yeri körildi; (Bu güzelliğe bakınca)Uçmak yeri görüldü

Tumlıg yana Kelgüsüz; (Bahar o kadar güzel ki) Kış gelmeyecek gibi

Tüm bu UÇma, UÇucu, UÇmaq, Uçmağa varmak, UCa ulaşmak düşünceleri bir gereksinimi de beraberinde getirmiştir. O da bu düşünceleri canlı tutmak, aktarmak, anlatmak ve dilemek amaçlı yapılan UÇ’un görsel yansıması olan UÇ TAMGASI dır.

Bu görünen yersel ve göksel düş yapısı kendine bir betimleme bulmuştur. UÇ Tamgası, UÇ düşüncesini belirli aralıklarla ve dönemlerde söz ile dile getirmekten çok, kayalara vurulduğunda hiç bitmeyecek, kalıcı dileme gereksinimini karşılayacaktır. Tüm bu yersel ve göksel anlatımların bir anlamda dile gelmesidir. Tüm bu inançları içinde barındıran ve ileride daha da çoğunu barındıracak olan bir tamgadır. En köklü sözcük ve anlamlardan biri olan UÇ artık en köklü Türk tamgalarından biri olmuştur.

Yükseliş, Tengriye varış ve Tengri katını anlatan kutlu UÇ tamgası bir çok kültürel alanda Ongunlaşarak kullanılmıştır.

Ongunlaşmak, bir tamga ve bedizin uzun bir dönemde daha ayrıntılı ve kutlu anlamlar yüklenip, özünde Türk törüsünün, yaşamının, dilinin ve inancının yüksek algısı olan bir gösterge olma durumudur.

Ongunluğa ulaşan tamga ya da bedizler hem bireylerin toplumsal yaşam ve ordu hem de yönetim ve inanç çatısı içinde çokça kullanılırlar.

Kagan ve Katun UÇ Ongunlarını başlık ve giysilerinde kullanırlardı. Kunlardan ve Türük Devletinden (Göktürklerden) tutun, Selçukluların yontu (heykel) ve bedizlerine kadar bunun örnekleri bolcadır. Iduk düşlerinin görünümleri de bu imgeleri kullanıyor olmalıdır ki Umay Iduk da bu UÇ Ongunu ile betimlenmiştir. Umay Iduk gibi olan Katunlar da kutsal Ongunları başlık ve giyimlerinde kullanırlar. Tengri  gibi olan Kaganlar ise UÇmaq bilincini yine başlık ve giyimlerinde yansıtırlar. Özellikle UÇ Beğleri ve ileri dönemlerde tüm Beğler de bu UÇ Ongununu kayalara vurur, UÇ Beğliği olmasından dolayı genel bir boy göstergesi olarak kullanır ve yine giyimlerine bezerlerdi. Bu durum UÇ ve diğer kutlu Ongunların duvar, giyim, kilim süslemelerinde sıkça uygulanan bir bezeme geleneğini de ortaya çıkarmış olmalıdır.

Uç Tamga kökeni ve Ongunu, Oğuz Türk boylarının en eskilerinden ve geniş alana yayılmış Salur (Salar – Salgur) boyunun da tamgası ve göstergesi olmuştur. Bu çok anlaşılır bir durumdur ki ; bu kadar geçmişe giden, hiç durmadan yayılan ve ilerleyen Salurlar kendi UÇ Beğlikleri, UÇ Urukları  ve otağları ile bu tamgayı çok geniş bir döneme ve bölgesel alana yaymışlardır. Asya’nın en doğusundan ve Kadim Türkistan’ın, sözde Çin’in içlerinden çıkıp, Anadolu’nun en batısına ve Avrupa’nın içlerine kadar yolculuk etmiştir.

Süngüş (savaş) alanlarında Türk ve Moğol Tuğ başlıkları ve Tolgalar çok sık görülür.

  • Toplumsal yaşam alanında Türkler UÇucular gibi özgür bir yapıda yayılır ve yersel gereksinimlerini karşılarlar. Bu nedenle tüm Türk boylarının göstergeleri UÇucu Ongunlarıdır.
  • Süngüş alanlarında yaşam gereksinimlerini karşılamak ve yaşamlarına yerlik edecek Törüyü yaymak için çarpışırlar. Ata topraklarını kendilerine bağlayarak bir UÇ Beğliği, UÇ Boy ve Uruklarını oluştururlar.
  • Tinsel anlamda ise bu süngüş  içerisinde UÇmak Türk erleri için bir onurdur. Adının unutulmamasını, ocağının, boyunun hem o gün hem de gelecek nesiller tarafından kutlanmasını sağlar.
  • Göksel ve düşsel anlamda UÇmağa ulaşmak, Tengri katında yer almak her şeyin üstündedir.

UÇ başlı Bir Süngüş Tuğu, içinde tüm bu anlamları barındıran bir Ongun olarak Erlere erdem, güç ve amaç verir. Tuğlarımız, tamga ve ongunlarımız tarih boyunca Türk’e güç vermiş, ışık tutmuş, yüksek bir algı sağlayıp geçmişi unutmadan geleceğe de yön vermiştir.

İşte bu tamga aynı süreçte başka bir anlamı da beraberinde taşıyacaktır. Bu ÜÇ sayısıdır. ÜÇ sayısı Türk’e her nereye bakılırsa bakılsın algı olarak UÇ’u çağrıştıracak, ÜÇ ile UÇ’u bir gösterecektir. Ses, tamga ve anlam birliği açısından benzeştirecek ve sürdürecektir.

Bet başlığında iki ayrı UÇucu betimlemesi bulunmakta. Bir Kuşu UÇucu yapan ana özellik kanat çırparak yükselmesidir. Kanatların yukarıda ve aşağıda olduğu iki ayrı UÇuş görüntüsü UÇma işini görsel olarak ortaya koyar. Yukarıda tamganın kullanılan ilk imleri ve günümüze kadar gelen UÇ – ÜÇ süreci sıralanmıştır. Düşünüldüğünde kuşkusuz ÜÇ sayısının kökeni Türk dili ve abecesi içinde bulunacaktır. Bu kök, Türk’ün yaşamı ve düşünü içinden çıkmış olan bir yapıdır. Başka Ulusların dil yapılarının kökenine inildiğinde ise ÜÇ sayısının anlamlandırılmasının olanaksız olduğu ve başka kültürden ( Türk kültürü ) edinildiği açıktır. Üç sayısının anlamını yalnızca Türk Dili ve abecesi verebilir.

Oğuz torunları Türkmen ve Yörükler, ongunlaşmış olan bu tamgayı gittikleri  yerlere taşımışlar, sözlü ve düşsel yapıda bırakmayarak ataları gibi başta Anadolu’da yer alan Mezar taşlarına tamga olarak vurmuşlardır. Bu tamgaları özellikle Anadolu’nun batı kuşağında sıklıkla görmekteyiz.

Türk mezarlarında dolaştığınızda bazısında baş ucuna ve ayak ucuna konulan tahtalar görürüz. Bunların başucunda olanı Balbal – kişi yapısında, ayak ucunda olanı ise doğrudan UÇ yapısında kesilmiştir. Bazı durumlarda bu tam tersi de olabilir. İslam inancına bağlamaya çalışanların yanında neden bu yapıda olduğunu bilmeyen ve gelenek olduğunu söyleyenler var. Evet bu bir gelenektir, Tengriciliğin bir ürünüdür. Başucu ağacı 3-5-7 daldan oluşan bir yaşam ağacıdır. Yaşam Ağacı aslında UÇ tamgasının türevidir. Akçam yaşam ağacı olarak betimlenmiştir. Dal yapısı ile göğ katlarını 3-5-7-9  sayıları ile yansıtması ve göğe uzanması ile kutlu sayılmış, çaputlar ile dilekler dilenmiş adaklar adanmıştır. Terk edilemeyen bu gelenek, göçülen topraklarda ve Akçam-Çam olmayan bölgelerde başka kutlu ağaçlar ile sürdürülmüştür. UÇ ve Yaşam ağacı gelenekleri tüm ayrıntıları ile günümüzde bile sürdürülmektedir. Bu ağaçlara yakarılır, alkış tutulur, dilekler dilenir, çaput bağlanır ve bu dilek yüklenen çaputların Tengri’ye ve tinsel diğer katlara UÇacağı düşünülür.

Türk inanç değerlerinin iki ayrı şekilde sürdürülmesi:

Birincisi;

Doğrudan Türk yaşamı ve düşünü içinden çıkan özümüze ait yapıları, başka inançların içinde de korumamız ve yaşatmamız üzerinedir. İslam İnancının UÇ ongununa etkilerini inceleyerek başlayalım. İslam inancı onguna yeni bir ÜÇleme eklemiş, her bir UCu yeni bir anlam kazanmıştır. Türk düşünündeki kutlu ve tinsel Kaz algısı etkisiyle UÇ, bir Kazayağı olmuş, Türkmenlerin bir bölüğü bu adla da anılır ve bulundukları yerlere Kazdağları başta olmak üzere benzeri adları verir olmuştur. Türklerin doğa yapılarına verdikleri ve kadim geçmişlerinden, topraklarından getirdikleri adlandırmaları boldur. İslam ile birlikte UÇ tamgasının artık her bir UCu “Allah, Muhammed ve Ali” adlarını almıştır. Sadece bu bile UÇ ile ÜÇ arasında algısal bir sürekliliğin olduğunun kanıtıdır.

Oğuz Kagan, Dede Korkut ve Manas anlatılarında ÜÇ sayısı ile sıklıkla karşılaşılır. Oğuz Kagan anasından ÜÇ gün süt emmez. ÜÇ gün üst üste gördüğü düş kendisine bildirilir. İki eşinden ÜÇer çocuğu olur. Gök, Dağ, Deniz ve Gün, Ay, Yıldız dır. ÜÇe bölünen bir yay ve ÜÇ OK anlatıları da vardır. Dede Korkut ve Manas anlatılarında ÜÇ sayısı onlarca kez işlenmiştir.

Müslüman Türkler “Allah’ın hakkı ÜÇtür” derler. Neden ÜÇtür? Arap toplumlarında bu gibi sözlü ve uygulamalı düşünceler yoktur. Var olanlara için ise hep “hurafe” derler. Aslında bu durum Kam’ın Tengri’ye ÜÇ kere baş vurmasından kaynaklıdır. Kam yakarış içinde “ÜÇ kere sana başvururum” dedikten sonra ÜÇ kere de “ALAŞ” der, yakarış ve dilekleri Tengri’nin ALmasını ve onun katına UÇarak masını ister. Yakarışında “ÜÇ katlı yakalı elbisenin” en önemli armağan olduğunu vurgular. Kam gök katlarını tek tek çıkarken ÜÇüncü katta artık Adak bineğinin tini yorulur ve bundan sonrasını daha önemli göksel ve tinsel binekler alır. Demek ki ÜÇüncü kat sonrası, yersel bağın tamamı ile koptuğu ağır bir düşsel yapıdır. Kaybolmamış düşsel değerlerimiz, dilimiz, yaşamımız, anlatılarımız ve tüm bu kültürel genlerimiz ile birlikte var olmayı sürdürmüşlerdir.

Göz değmesini önlemek adına ÜÇ kere tahtaya vurulur. Aynı tutum Amerikan yerlilerinde de vardır ve şu anki Amerikan kültürü içinde de yer alır. İslam inancı “nazar var mı yok mu?” diye tartışa dursun, Türklere göre göz değmesi ve bundan sakınılmasını sağlayan bitki ve taşların yapıları binlerce yıllık inançtır ve düşlerinin içindedir.

Mezar taşı  kültürü İslami midir? Arapların böyle bir geleneğinin olmadığını biliyor muydunuz? Doğrudan gömü kültürlerinin olduğundan bile söz etmek zordur. Onlar için kişinin toprağa sokulup, toprağa en kısa sürede karışması yeterlidir. Gömü kültürü bizim kendi değerlerimizdendir. Gömünün tinsel ağırlığından mezar açılmasına, ölünün gömülmesinden mezar başlığına kadar olan tüm işlemler günümüzde islam inancına bağlanmıştır. İslam inancı ötesinde Türklerde gömülen kişi ve yeri unutulmamalıdır, UÇuşunu kolaylaştıracak ve UÇmağa vardıracak olan her şey yapılmalıdır;  Kişi başlı, UÇ türevlerinden yapılan ayakUÇlarında UÇ tamgası kullanılmalı, göksel ve düşsel ongunların vurulduğu mezar taşlı ve tepeleme toprak yada taş doldurulan gömüler ile gerçekleşmelidir.

İkincisi;

Önatalarımızın kültürel yayılmacılık yolu ile iye oldukları varlıklarını diğer kültür ve inançlara ulaması .

Örneğin, çok daha erken dönemlerde Kenger (Sümerliler) inancı “yeri göğü ve arasındakileri birbirinden ayırarak” kendi inançları ile bir ÜÇleme ortaya koymuştur. Türk Bengütaşlarında yer alan “üstte Kök Tengri, altta Yağız Yer ve ikisi arasında Kişioğlunun yaratılma” yapısından söz ederken, Semavi sayılan inançlarda ise “yaratıcının yerin, göğün ve ikisinin arasındakilerin rabbi” olduğu yazmaktadır. Kadim dönemlerden günümüze kadar aktarılarak gelen bu düşünceler yersel, göksel ve yaşamsal bir ÜÇleme oluşturmuştur. Ancak yüzyirmi yıl öncesine kadar Kenger yazıtları üzerine çalışma yapılmadığı, Türk Benggütaş çözümlerine kavuşmadığımız dönemde bunu bir İslami bilgi olarak öğrenip, yalnızca semavi sayılan inançların ortak bir bildirisi olarak görmüyor muyduk?

İslam inancı ve araplar peygamberi Burak ile göğe çıkartır ama düşsel Burağı anlamlandıramaz. Bir aracın neden gerekli olduğunu sormaz. Her yerde olduğu yazılan yaratıcı için neden UÇmak gerektiğini düşünmek istemez. Neden göğün 7 kat olduğunu sorgulamaktan kaçınır. Her katta peygamber neden birileri ile söyleşmek zorunda kalmıştır bilinmez. Ama Türk inancı ve düşsel yapısında tüm bunların bir yanıtı vardır. Çünkü bu anlatılar Türk’ün binlerce yıldır uyguladığı Kam yakarışı ve Tengri katına yapılan tinsel bir yolculuğun izleridir. İşte bu ve benzeri betler Türklerin sonradan tanıştığını sandığı ama kendi yarattığını unuttuğu evrilmiş ve yayılmış olan değerleridir.

Yine İslam inancında Kabe’nin çevresinde 7 kez dönülmesine yanıt bulunamaz ve çeşitli açıklamalar ile karmakarışık bir duruma getirilmiştir. Yanıt şaşırtıcıdır ki  yine Türk inancı ve düşünü içindedir. Kam, gök katlarına çıktığı yakarış alanı yada Otağı çevresinde 7 kere hızlıca yürür yada koşarak döner. Bu dönüş dileklerin 7 kat göğe tek tek çıkmasını ve aşarak Tengri’ye varmasını sağlayacaktır. Bilinemeyen budur !

Yukarıda yer alan yersel ve göksel değerler bize göstermektedir ki, Türk düşünleri, tamga ve ongunları yaşanılan bölge neresi olursa olsun, içinde bulunulan inanç ne olursa olsun yaşamayı ve var olmayı sürdürürler. Evrilirler, yoğunlaşırlar, yayılırlar.. Özümüze ait olduğu için Türklerin yaşamı ve düşünü içinde, yeryüzünün her yerinde var olurlar.

– Kürşad BAYTOK

Reklamlar