Etiketler

, , , , , , , , , ,

Güney Sibirya Türk toplulukları için avlanma, basit bir öldürme eylemi değildir.9 Avı öldüren de avcı (insan) değildir. Av, anlatılan destan ve masaldan memnun kalan “tayga iyesi”nin destancı ve masalcıya, dolayısıyla avcıya bir armağanıdır. İye, ne kadar memnun olursa o kadar çok av verir. Böy-lece öldürme eyleminin ortaya çıkardığı sorumluluk ya da suçluluk duygusu, ya en aza indirgenmekte ya da kendiliğinden bütünüyle ortadan kalkmaktadır.10

Bu inanışla, hem insanın kutsallar ve tabular sayesinde doğanın dengesine müdahalesi sınırlandırılmakta11, hem de öldürmenin doğurabileceği kötü sonuçlar (uğursuzluk, bereketsizlik, vahşi hayvanlarca parçalanma) bertaraf edilmektedir. “Tayga iyesi”nin memnuniyeti, av hayvanlarının, insanların (avcıların) sergilediği “vahşet” sonrasında taygayı terk etmelerini ve sonraki avlarda avcılardan kaçmalarını engellemektedir. Avlanma, tek taraflı bir öldürme sürecinden çıkarılmakta, destancı ve masalcıların aracılığı ile iyelerin rızası ve gözetimi altında ger-çekleştirilen doğal ve dengeli bir alış-verişe dönüştürülmektedir. Avcı, av hayvanlarına yönelik öldürme eylemini kendi iradesiyle gerçekleştirdiği bir eylem olmaktan çıkarmakta, sorumluluğu büyük oranda koruyucu ruha yıkmaktadır.

https://onturk.wordpress.com/2011/07/14/guney-sibirya-turklerinde-ava-destanci-ve-masalci-goturme-gelenegi/

Sanatkârlığa adım attıkları ilk günden itibaren tayga iyeleriyle ilişki içerisinde olan destancı ve masalcılar, avcılar adına tayga iyelerinin rızasını kazanmakta, anlattıkları destan ve masallarla, sergilenen vahşi eylemi, kutsal bir zeminde gerçekleştirilen bir ayine dönüştür-mektedirler. İyelerle ilişki içerisinde olan destancı ve masalcı, anlattığı destan ve masalla tayga iyesini kut ve bereketi arttırıcı bir pozisyona ta-şımakta; avcı, av hayvanı ve koruyucu ruhlar arasındaki doğal dengenin sürdürülmesine katkıda bulunmaktadır. Destancı ve masalcının icrası, meydana getirdiği kutlu ortamla, avcıya musallat olabilecek her türlü uğursuzluk ve kötülüğü engellemektedir. Kendisine Şamanik vasıflar atfedilen destancı ya da masalcı, bir Şaman ya da Bakşının fonksiyonlarını üstlenirken anlatılan destan ve masal metinleri de Şaman ya da Bakşılar tarafından terennüm edilen kutsal ve büyülü sözlerin yerini almaktadır.

Yukarıdaki tespitler de göstermektedir ki, destan ve masal dinle-mekten hoşlanan tayga iyesi” (kendisi, aynı zamanda bizzat destan ve masal öğreten bir öğretmen konumundadır) kendisine destan ve masal anlatan anlatıcıyı ödüllendiren zengin bir kişi konumuna oturtulmaktadır. Avcıların taygaya ava giderken yanlarında destancı ve masalcı götürme-lerini izah ederken “kut”, “bereket” ve “bolluk” kavramlarına dikkat çekmenin yanı sıra, avlanmayı sıradan bir öldürme eylemi olmaktan çıka-rarak destancı ve masalcının aracılığı ve “tayga iye”sinin gözetimi ve rızasıyla gerçekleştirilen gönüllü bir alışverişe dönüştürme çabasına da dikkat çekmek gerekmektedir.

9 Deliorman Türklerinin, ağaç kesmeye gittiklerinde ormana hitaben söyledikleri şu sözler, tayga ya da ormana avlanmaya ya da odun kesmeye gidenlerin hayvanlara ve ağaçlara vahşice zarar vermek amacını gütmediklerini ifade etmeleri bakımından ol-dukça önemlidir: “Ey orman! Biz seni kesip biçerek yok etmeğe gelmedik. Seni kırıp incitmeğe gelmedik. Senin artık işe yaramaz, kurumuş ve çürümüş dallarını, ağaçları-nı ayıklamak, seni temizlemek ve rahatlatmak için geldik. Bize izin ver. (Destur)!”

10 Avın bizzat öldürülerek elde edilen bir şey değil de, hayvanlarla taygaların koruyucusu olan ruhların kendi rızalarıyla verdikleri bir armağan olduğuna dair inanış, yukarıda da ifade edildiği üzere, öldürme eylemini ve öldürme eyleminin doğuracağı olumsuz sonuçları ortadan kaldırmaya yöneliktir. İlkel insandaki ruh anlayışı üzerine çok önemli bir çalışma hazırlayan Fransız antropolog Lucien Lévy-Bruhl, ilkel insanın, vahşetin yok sayılmasına ve vahşet sonrasında ortaya çıkabilecek tehlikeli durumların bertaraf edilmesine yönelik çabayı, sadece insanlara değil, hayvanlara da has bir özellik olarak gördüğünü çarpıcı bir örnekle ortaya koymaktadır: “Timsahların da insanlar gibi yaşadıklarına inanılmaktadır. ‘Timsah yakaladığı her kurbanı suyun altına çekip, bataklık çamuru içinde boğarak öldürmekte ya da suyun içine devrilmiş bir ağacın gövdesi, bir kökün altına sıkıştırdıktan sonra geri çekilip havasız kalarak öl-mesini izlemektedir. Kurbanın öldüğüne emin olduktan sonra onu alıp, su yüzüne çı-karmaktadır. Güneş, Ay ve Yıldızlardan yardım dilenip, bu cinayetin sorumlusu olma-dığına tanıklık etmelerini istemektedir: “Sizi ben öldürmedim, sizi su öldürdü”. Bu tuhaf töreni üç kez yineledikten sonra timsah yeniden su altına dönerek cesedi yemek için hazırlık yapmaktadır. Bu cinayeti yadsıma olayı avcının avına kendisini onun öl-dürmediğini, bu yüzden kendisine kızmaması ve sonraki avlar sırasından kendisinden kaçmaması gerektiğini anlatmaya çalışmasının bire bir taklididir.” (Lévy-Bruhl, 2006: 42)

11 “Avcı-çoban”, gereksinimden fazla avlanmaya, yani, gereksiz yere daha çok hayvanın insanlar tarafından öldürülmesine karşıdır. Çünkü burada avcı insan, vahşi doğanın ve doğal yaşamın dışında olan bir başka vahşi yaratıktır; dolayısıyla onun doğal hayata müdahalesi asgari düzeyde tutulmalıdır; doğanın düzeni insan müdahalesinin ancak bu kadarını kaldırabilir.

Doç. Dr. Mehmet AÇA

Kaynak : tubar.com.tr

Reklamlar