Etiketler

, , , ,

Şimdi benim okuduğum ÖnTürk yazıtlarında elde ettiğim bir metin var. ‘Astrofizik’ kitabımda var. Orada İngilizlerin “Parity Kanunu”, Türklerin de “Kalp Kanunu” dedikleri bir kanun var. Yani Türklerin söylediği şeyi aynen tercüme etmişler gibi.

https://onturk.wordpress.com/2011/05/10/kalp-kanunu-atom-parite/

Mesela size şunu söyleyeyim. Bir atom var, atomu parçalarsan geride ne kalır, elektron, proton, nötron kalır. Ama bu halen parçalıdır “Kalp” diyorlar ona Türkler. İngilizler “Parity” diyor. Benzeşlik yani. “Ötekilere benzeyen parçalar” diye isim koymuş İngilizler. Bizimkilerde “kalan parça” demiş, böyle isim vermişler, ‘Kalp’ diyorlar. Tercüme ettim ve Tübitak’a bir mektup yazdım: “Türklerin eski yazıtlarını okuyorum. Burada Türkler Parity’yi tarif ediyorlar. İşte size bu tarifi gönderiyorum. Şu, şu, şu. Lütfen buna bana doğru mudur, yanlış mıdır söyleyin.” Yani doğru ise ben diyeceğim ki Türkler fizik biliyordu. Büyük bir şey. Doğru değil ise doğru değil. Yani Türklerin ille de fizik bilmesi gerekmiyordu. Türklerin fizik bilmediği ortaya çıkacakmış, olsun. Yani sizi ne kadar ilgilendiriyorsa o iş beni de o kadar ilgilendirir. Türklerin bilmemesinden dolayı ben kederlenip oturacak değilim. Gönderdik, bir ay sonra telefon geldi: “Kazım bey şöyle şöyle mektup yazmışsınız. Ben profesör falan falan, gelin bir görüşelim.”

Gittik, Kâzım Bey dedi; “Ben de astrofizik alanındayım ama bu yazınızı Ankara Üniversitesine göndereceğim. Ne dersiniz?” Siz münasip görüyorsanız öyle olsun dedim. Kendiniz bizzat cevap vermeyecekseniz, orası da cevap verecekse tamam. Bir ay sonra Ankara Üniversitesinden dekan beni çağırdı. “Kâzım bey, sizin bir çalışmanız bana geldi, ben Astrofizikçiyim ama şimdi dekan olduğum için idarî işlerim var. Ben iyisi mi bilim kuruluna göndereyim yazınızı” dedi. Peki dedik bilim kuruluna gitsin. Aradan bir müddet geçtikten sonra gideyim bilim kuruluna sorayım dedim. Ne oldu acaba? Bunu orada bir doçente havale etmişler. Gittim adama, ben dedim yazının sahibiyim. Ne diyorsunuz? “Mümkün değil” diyor. “Yani Türklerin böyle bir kanunu bulması imkansız. Olmaz böyle bir şey. Nasıl bulsun? Biz zor buluyoruz” diyor. Benim artık söyleyecek sözümde kalmadı tabii. Ne diyeyim yani. Türklerin bilmesi mümkün değil diyor adam. Yahu sana şunu soruyorum: Parity diye bir kanun var. Bu kanunla benim yazdıklarım aynı şey midir, değil midir? Sen bana onu söylesene. Türklerin bunu bilmesi imkansızmış, senin yorumun o. Bilir, bilmez, benim sana sorduğum şey o değil. Şimdi piramitler var. Kılıç gibi kesmişler. Sen şimdi deki “Onları Araplar kesemez, onlarda öyle aletler yoktu.” Alet yok ama, kesmişler, orada duruyor kardeşim. Kesmişler ve koca koca taşları yan yana koymuşlar. Sen ister kabul et, ister etme. Sen bunu istediğin kadar Araplar kesemez de. Ama onlar oldukları yerde durup duruyor. Türkiye’de bir barajın altında kalacak koca koca heykeller vardı, onları taşımak istediler. Koca heykelleri yapanlar getirip yerleştirmişler. Şimdi bizim modern tekniğimizle onu taşıyamadılar. Kestiler, parça parça götürdüler. Hani onların tekniği küçüktü. Onlar hani rampalar kurup çekmiştiler. Sen de çekseydin ya rampa kurup. Vinçlerin var, modern aletlerin var. Sen niye yapamıyorsun şimdi? Uzun uzun kitap yazmak kolay. Efendim onlar rampa kurmuşlar işte, manivela sistemleri ile çıkartmışlar koymuşlar diye. Sen niye koyamıyorsun. O doçent bana böyle söyledikten sonra ben bu işten netice çıkmayacak dedim.

Bir zaman sonra beni çağırdılar, bu doçent raporunu vermiş, gittim. Orada Aydın bey diye bir fizikçi var. Baktım Aydın bey muazzam adam. Amerika’da yazıları çıkıyor. Modern bilgileri biliyor. Genç fakat yetişmiş bir insan. Yani öbür doçent gibi imkansız falan diyecek cinsten değil. O kafasıyla söyleyecek adam. Şimdi o toplantıda doçente sordular sonuç nedir? diye. O anlattı işte, olmaz falan diye. Aydın Bey şu ifade bunu işaret ediyor, bu ifade bunu ediyor diyerek anlatmaya başladı. Modern teorilerle bunlar olabilir dedi. Baktım müspet bakıyor konuya. Toplantı sonununda hemen yanına gidip: “İçeride söylediklerinizi lütfen yazılı olarak verin” dedim. “Kâzım bey ben yazılı veremem, söyleyeceğimi söyledim. Onlar ne yaparlarsa yaparlar” dedi. Ben biliyorum tabi. Onu üniversiteden atarlar. Üniversite için, üniversite muhitinde teşekkül etmeyen bir şeyin hiç değeri yoktur. İster tıp alanında olsun ister başka bir alanda olsun hiçbir profesör bunları tutamaz. Tutarsa gericilik yapmıştır, safsataya yer vermiştir. Üniversitede yeri yoktur bunun. Ondan sonra yazı geldi bana bilim kurulundan. “Çalışmanız gayri ilmidir”… Yahu ben gayri ilmî yapmışım “ilmî” yapmışım. Onu ben yapmadım ki, ben bir tercüme yaptım, senden de sorduğum şey; Bu parity kanunu ifâde ediyor mu, etmiyor mu? Sen tutup sizin yazınız gayri ilmîdir diye bana cevap veriyorsun. Yahu ben yazmadım ki bu yazıyı. Türkiye’deki tutum böyle işte.

Kazım Mirşan

Reklamlar