Etiketler

, , , , , , , , , , , , , ,

Saf altın ve yakuttan yapılmış Öküz başının heykeli / Türkmenistan – Altıntepe

Çalışmamız boyunca işaret ettiğimiz gibi sumerologların hemen hemen hepsi Sumer diline temeli Ural-Altay dillerinden oluşan bitişimli Agglutinativ (iltisakî) dil grubunda yer veriyorlar. Onlardan birkaçı Sumer dilini Ural-Altay dilleri veya Türk dili ile doğrudan doğruya akraba sayarak , hatta ona Proto-Türk dili diyerek adlandırmaktadır.

https://onturk.wordpress.com/2011/05/05/5000-yillik-sumer-turkmen-baglari/

Ancak buna karşılık, bu dilin günümüzdeki dillerin hiçbiri ile akrabalığını ispat etmenin mümkün olmadığını düşünenler de var. Ama biz bu son grupdaki bilim adamlarının Sumer dilini İndo-German ve Samî dillerin dışında, hangi dillerle karşılaştırdıktan sonra böyle sonuç çıkardıklarını bilmiyoruz. Belki de onların bu dili Türk dilinin çeşitli lehçeleri, özellikle sözcük hazinesi çok zengin olan Türkmen dili ile karşılaştırma imkânı olmamıştır.

Biz bu başlangıç tecrübemizde bile, eğer Sumer dilinin şimdiki ayakta olan dillerin birisi ile akrabalığını ispat mümkün olursa, güçlü ihtimalle o dil Türkmen dili olacaktır inancına vardık. Çünkü hem dil yakınlığında hem de uygarlığın diğer yönlerinde de ikna edici gerçekler bulunmaktadır.

Meselenin diğer bir önemli yönü ise, tarihçiler ve sumerologların çoğunluğunun Sumerlilerin Orta Asya’dan (Türkistandan) Mezopotamya’ya göçüp gelmiş olmasının altını çizmeleridir. Biz bu konuda ünlü uzmanların eserlerinden yeteri kadar örnekler getirmiştik. Ancak konunun önemli olduğu için, sözlerimizin sonunda da gene birkaç örnek eklemeyi yerinde bulduk.

“Dünya Sanatının Büyük Tarihi” adlı eserin Sumerlilerle ilgili bölümünde şöyle satırları görüyoruz: “Tahminen M.Ö. 3000’li yıllarda Güney Mezoptamya’da Sumerlilerin hüküm sürmesi başlıyor. Onlar Hazar Denizi’nin ötesindeki çukur yerlerden (çöllerden) gelme ihtimali güçlü olan Asyalı halktır. Sumerliler oradan kendileri ile yüksek düzeyde gelişmiş tarım teknolojisini getirmişlerdir.”[231]

Arkeoloji biliminin en yeni kazılarını içeren kitaplardan olan bir diğer eserde de şöyle fikirler ortaya konuyor: “Bu nereden geldiği sorunu ise üzerinde çok tartışma cereyan eden, ancak henüz kendi çözümünü bulamamış bir sorundur. Bazı araştırıcılar onların aslını Kafkasya’dan, diğer bir grup ise Hazar denizinin etrafından veya Hint’den sayıyorlar. Ancak bu konuda denmesi mümkün olan şey, onların M.Ö. 4500 yıllarında Mezopotamya’da yaşayan Samî kavimlerden olmadığıdır.”[232]

Arkeologların bu son sözlerini esas alırsak, Sumerlilerin ana yurdu Türkmenistan olmalıdır diye düşünüyoruz. Çünki nihayet Türkistandan, Kafkasya’dan ve Hint’den söz geçiyor. Hindistan konusunda geçen bölümlerde de işaret ettiğimiz gibi eski Hint medeniyetinin kurucuları M.Ö. 4000 yıldan itibaren bu günkü Türkmenistan’ın sınırlarından oraya göç eden Dravidiler olmuştur. Onların dilleri Turan dil grubuna dahildir. Aryanlar ise daha son dönemlerde Hindistan’a girerek Dravidileri güneye doğru sürmüşlerdir. Yani, eğer Sumerliler Hindistan’dan Mezopotamya’ya varmış olsalar da bunlar Dravidiler olmalıdır.

Kafkasya ve Azerbaycan’a gelince, bu ülkeler tarihçilerin açıklamasına göre Orta Asya’dan (Türkistan’dan) akın akın göç ederek doğu Avrupa’ya, Anadolu’ya, Mezopotamya’ya doğru giden insan toplumlarının, özellikle Türk dilli kavimlerin geçdiği hem de birbirleri ile kaynaşarak yeni yeni kavimleri meydana getirdiği bölge olmuştur.

Biz öne sürdüğümüz fikirlerimizin bir türlü bilimsel kanıtı hükmünde, pek çok ciltden oluşan “Dünya Uygarlık Tarihi” ni yazan çok ünlü arkeolog ve tarihçi Will Durant’ın bizim konumuzla ilgili düşünceleri ile sözlerimizi noktalıyoruz. Bu bilim adamı bu büyük eserinin birinci cildinin:

“Uygarlık Beşikleri: Orta -Asya “Anau” (Änev), aklı şaşırtan yollar”   başlıklı bölümünde şöyle yazıyor:

“Çalışmamızın bu bölümünü “uyğarlık nereden başlıyor? “ diyen, çözülmedik mesele ve cevabını bulmadık soruya özelleştirmeyi uygun bulduk.

Biz jeologlar tarihten önceki uzak geçmişin dumanına girmeye çalıştığımız zaman, günümüzdeki Orta Asya’nın kurak çöllerinde eski çağlarda hoş ve çiğli (nemli) hava şartları olmuş olduğunu sanıyoruz ve bu bölgelerde hem göllerin hem de bol sulu ırmakların bulunmuş olduğunu görüyoruz. Buzların en son kez çekildiği jeolojik dönemde o bölgelerde kuraklık oluyor ve yağmur suyu ise buralarda oluşup gelişen köylerin ve kentlerin saklanıp kalabilmesi için yetmemiştir. Buna göre de bu bölgedeki insanlar kendi yurtlarını su arayarak terk etmeye mecbur olup dünyanın dört yanına dağılıyorlar Bakteriya gibi yarı gövdesi kumda gömülüp kalmış kentlerde çok kalabalık bir nüfusun yaşamış olduğunu görüyoruz. Hatta 1868 yılında Batı Türkistan’ın 80.000 nüfusu hareket edip gelmekte olan çölleşme derdinden korkarak yurtlarını terk etmeye mecbur oluyorlar.

1907 yılında Pumpelli “Anau”da (Güney Türkistan’da) M.Ö. 9000 yılına ait olan uygarlığın kalıntısı sayılan taş aletleri ve başka şeyleri kazıp çıkardılar. Biz burada arpa, buğday, darı gibi tahılların ekilip yetiştirilidiğini, bakır gibi madenlerin kullanıldığını, hayvanların evcilleştirilip yetiştirildiğini ve seramikten yapılmış süs eşyalarının kullanılmış olduğunu görüyoruz. Biz bu düşünceden hareket etmekle, kendi meçhülümüze ait şöyle bir fikri öne sürüyoruz:

Yağmursuz göğün yüklenmesine ve kuraklığa maruz kalan çöl toprağının baskısına dayanamayan nüfus, üç yana dağılarak, yarattıkları uygarlığı da kendileri ile götürdüler. Onlar, doğuya doğru Çin, Mançurya ve Kuzey Amerika’ya kadar, güneye doğru Hindistan’a batıya yönelik de Elâm, Sumer, Mısır hatta İtalya ve İspanya’ya kadar varıyorlar.

 Susa’da (bugünkü güney-batı İran’da yerleşen “Şuş” da B.G.) eski Elâm’dan kalmış çok eski uygarlığın kalıntıları Anau (Änev) uygarlığı ile o kadar benzerdir ki, insanda uygarlığın başlangıç döneminde, tahminen M.Ö. 4000 yıllarda Susa ile Anau (Änev, Anav) arasında kültürel ilişkiler saklanmış olmasını savunmaya temel sağlıyor. Bunun gibi benzerliklerin ve yakın akrabalığın, hem Anau ile Mezopotamya hem de eski Mısır sanatı ve el işlerinde de bulunması, bu ülkelerin arasında da tarihten önceki dönemlerde ilişkilerin var olmasını hatırlatıyor.”[233]

Araştırmacı sözünün devamında Sumerlerin de ya Orta Asya’dan ya Hindistan’dan veya Kafkasya’dan gelme ihtimalini öne sürerek, Sumer dili ile Moğol dilinin arasında  var olan benzerliğin de altını çizerek, kendisinin bu konulardaki nihai fikrini “Yakın-Doğunun batı uygarlığına kattığı katkıları” konu başlığı altında şöyle açıklıyor:

“Yazıya geçmiş tarihin en azından 6 bin yıl yaşı vardır. Bizim elimizdeki bilgilere göre bu sürecin tam yarısında insanlık hareketinin merkez noktası Yakın-Doğu olmuştur. Yakın-Doğu diyerek belirsiz adresten biz, bütün Doğu Asyaya’yı göz önünde bulunduruyoruz. Bu ise Rusya ve Karadeniz’in güneyini, Hindistan ve Afganistan’ın batısını, daha genişletirsek, Yakın-Doğu ile ilişkide olan Mısır’ı da kapsayan bir genişliktir.

Bu belirsiz tasvir edilen genişlikte yaşayan fevkalâde çalışkan ve yaratıcı kavimlerin oluşturduğu çeşitli uygarlıkların birbirine etkisi ve katılması sonucu tarımcılık ve ticaret ilişkileri, at beslemek ve araba üretmek, para kullanmak ve kredi sistemini yola koymak, dokumacılık ve el işleri, hükûmet ve kanun, matematik ve tıp, bilimsel esasta yer sulama sistemi, geometri ve astronomi, takvim, saat ve müçe hesabı (on iki hayvanlı takvim sistemi), yazı ve alfabe, kâğıt ve mürekkep, kütüphane ve okul yerleri, edebiyat ve saz sanatı, ressamlık ve mimarlık, tek tanrıya inanç ve tek eşlilik, çeşitli süs eşyaları ve güzelliği korumak, yurt gelirlerini hesaplamak ve vergi sistemini düzenlemek vb. meydana gelmiştir.

Hem Amerika’nın hem de Avrupa’nın bugünki kültürü Kirit adası, Yunan ve Rum aracılığı ile, doğudan bu uygarlıktan alınarak meydan gelmiştir. Aryanların kendileri uygarlığın yaratıcısı olmayıp, belki onu Babil ve Mısır’dan almışlardır. Örneğin, Yunanlılar kendilerinden 3 bin yıl önce doğuda yaratılan ilim ve sanatı, savaşta yağmalanan ganimet veya pazarlıkta kazanılmış para gibi elde etmişler. Bunun sonucunda onlar, kendilerinin yaratma yeteneğinden fazla olan bir kültürü dışardan alarak sahip olmuşlardır.

Eğer biz de kendi kültürümüzün gerçek kurucularına saygı göstermek istersek, o zaman Orta Asya’ya şükranlar sunmalıyız.”[234]

Begmırat Gerey

Berlin / 19 Mayis 2003

Dipçe : Konu içinde geçen Anau Medeniyeti için : https://onturk.wordpress.com/2011/03/09/anau-medeniyeti/ 

Reklamlar