Etiketler

, , , , , , , , , , ,

Attila’dan korkuyorlardı. Onun sırf adının anılması bile, Avrupalı yöneticileri korkuya düşürüyordu. Attila demek, yarım milyon atlı demekti. Muazzam bir güç.İyi bir ordu… Nasıldır?  Silâhlı insanlar kalabalığı mı? Hayır. Organize olmak zorunda. Disiplinli. İtaatkâr. Tecrübeli ve gelenekli. Rûhen güçlü. İşte iyi bir ordunun ne olduğu… Bu da yeterli değil. Silahlı insanları çabuk toplamak mümkün, fakat onlara savaşmayı öğretmek, bir nesilden fazla sürecek bir iş: İnsanların kültüründe, ülkenin ekonomisinde, nihâyet halkın karakterinde olan her şeyin en iyisinin –aynadaki gibi–  orduda yansıması gerekir.Ordu bir hiçten –çıplak bir yerde– ortaya çıkmıyor. Onu uzun süre eğitiyorlar, yetiştiriyorlar, ideallerle donatıyorlar. Titiz, fakat asil bir iş; çünkü, ordu milleti koruyor, ülkeyi koruyor. Ordusuz bir millet, kişilik sâhibi değildir; o, er veya geç, başkasına hizmetçi, başkasının emirlerinin ve çıkarlarının uygulayıcısı oluyor… Maamâfih, bütün bunlar, herkesin bildiği gerçekler. Ne var ki, bâzan onlar üzerinde düşünmeye değiyor. Zîrâ, târih ders kitaplarında yazıldığı gibi, Attila’nın, Avrupa’nın arkaplânındaki yarı vahşî kabîleleri toplamadığına, onlar iknâ ediyorlar.

https://onturk.wordpress.com/2011/05/02/avrupa-altay%E2%80%99da-basladi/

Türklerin Çin’de, İran’da, Don’da, Roma önlerinde kendisini iyi göstermiş mükemmel bir orduları vardı. Dünyâda ondan daha güçlüsü yoktu.

Bu ordu, askerî birliklere –yığınlara– bölünmüştü. Her birinde on binin üzerinde atlı vardı. Binlik ve yüzlük birimlerden oluşan bir ordu. Bu birlikleri, kabîlelerden-yurtlardan ve uluslardan topluyorlardı. Orduya han –ulusun veya yurtun başı– komuta ediyordu. Han, kendisine yardımcılar –atamanlar– tâyin ederdi.

Ordu, ya kendi hanının, ya da yurtunun adını taşımaktaydı. Bu, daha Türklerin Hindistan’ı iskân ettikleri sırada kaydedilen eski bir Altay geleneğiydi. Attila’nın ordu birliklerinden birisi Burgund”, diğeri “Savoya”, üçüncüsü “Tering adını taşıyordu. Her bir ordunun bir bayrağı, onunla birlikte ismi, savaş târihi ve îtibârı vardı.

Birliklerin tamâmı elli idi. Onların içinde Yayık, Ural, Don ve diğer yurtların askerî kuvvetleri vardı.

Bu ordularda, kuşkusuz, Türkler hizmet veriyorlardı; atlılar sâdece Türkçe konuşuyorlardı. Deşt-i Kıpçak ordusu, diğer dilleri kabûl etmedi; diğer kavimler ona, basitçe, gerekli değillerdi. Güçlü bir millet olanAlan’dan birisi dahi, muhakkak yardımcı birliklerde veya saflarda olurdu… Bizans ordusu ise başka bir konu; orada “asker” dili olarak Türkçe hâkimdi; Bizans’ta Kıpçaklar ülke nüfûsunun belirgin bir bölümünü, orduda ise çoğunluğu oluşturuyorlardı. Onun için, bizzat Grekler artık Türkçe konuşmayı öğrenmek zorunda kalmışlardı.

Romalı câsuslar, Attila’nın askerî birliklerinin isimlerini –“Teringler”, “Burgundlar”, “Langobardlar”– duyduklarında tahminlerde bulunmaya başladılar. Onlar, bu isimleri daha önce duymamışlardı. Bunlar nasıl insanlardı? Daha önce, Romalı yöneticiler, itaat altına aldıkları kavimlerin, zorla, kendi ordularına katılmalarını sağlamışlardı; demek ki herkes Kıpçaklar izin diğer kavimlerle savaşmaya karar vermişlerdi. “Derinti/toplama halklar” sözü buradan geliyor. Ne yazık ki, bu isim, Attila, onun ordusu ve umûmî olarak Büyük kavimler göçü söz konusu olduğu sırada ilim âlemine girmişti. “Hunlar”, “Gotlar”, “Barbarlar” buradan geliyor. 

Romalılar, kasten, Kıpçaklara farklı adlar, lakaplar uydurdular; onlar kendilerini yenenlerin adlarını yüksek sesle telaffuz etmek istemiyorlardı! O zamandan îtibâren, Kıpçaklardan sâdece, –gûyâ Attila’nın toplamış olduğu– “derinti/toplama halklar”, “kabîleler birliği”, “Hunlar” olarak söz ediyorlar.

Gerçekte her şey tamâmen başka türlü idi. Meselâ, 438-439 yıllarına âit Bizans kronikleri, Attila ordularındaki Hunlar ve sözde diğer “kavimler” hakkında kelimesi kelimesine şunları haber veriyorlar: Onların, isimlerinden başka, aralarında hiçbir fark yoktur; bir dilde konuşuyor, Tengri’ye tapınıyorlar. Diğer vekâyi-nâmelerde Hunların Gotlardan geldikleri bildiriliyor… Şu satır ise, 572 yılına âit bir belgeden: “ Bu sırada, bizim umûmiyetle Türkler olarak isimlendirdiğimiz Hunlar,…”

Gerçekler böyle.

Kime inanalım: Büyük kavimler göçü çağlarının belgelerine mi, târih ilmine mi, yoksa ilimden politikacılara mı? Attila’nın sözde müttefikleri olan “cermen kabîleler” mitini uyduran politikacıların kendilerine mi?

Bir yalan, bilindiği gibi, dâimâ bir diğerini doğuruyor. Dünyâda “cermen kabîleler” var mıydı? Zayıf bir ihtimal. Târihçilerin böyle isimlendirdikleri kabîleler, Kıpçaklarının ordu birlikleri içinde –Doğu’dan– gelmişlerdi. Yurtların askerî birlikleri olarak gelmişlerdi. Onların savaş şöhretleri daha Altay’da başlamıştı.

Mesele basit… Belli. Gerçek, unutulmuş. Bu, başı sonu belli olmayan, netîceleri birbirini tutmayan muazzam bir politik dolandırıcılık; o, kendi târihî tedkîkini, keşfini bekliyor.

Kıpçaklar, Orta Avrupa’daki kendi batı topraklarını Alman (Türkçe “uzak”, “en uzaktaki”) olarak isimlendirdiler. Bu topraklar, gerçekten Altay’dan çok ötelerde bulunuyordu. (Bugün, Germanya’ya sâdece Türkler Almanya diyorlar.)

Alpler sözünün “alp” (Türkçe “kahraman”, “gâlip”) kökünden gelmiş olması mümkündür.

Kıpçakların buraya gelişlerine kadar, eskiden Orta Avrupa’da Frank, Venedikliler, Tevtonlar [eski bir germen kabîlesi]  ve diğer kavimlerin kabîleleri yaşadılar. Romalı târihçi Tatsit, onlar hakkında yeterince ayrıntılı bilgi veriyor. Diğer eskiçağ târihçileri de onları göz-ardı etmediler. Ne var ki? Her yerde aynı. Bu kabîleleri birinci sınıf bir orduda bir araya getirmek mümkün değildir. Onlar ibtidâî bir hayat tarzı sürdürüyorlardı: Postlar içinde dolaşmakta idiler; silâhlardan mızraklara ve ağaç sopalara sâhiptiler; orada bronz kılıçlar ve mızraklar bile çok nâdirdi…Bu konuya Tatsit’ten başka, arkeoloji de tanıklık ediyor… Öyleyse, “cermen kabîleler” konusu nedir? Onların Roma karşısındaki konumları nedir?

Burgundlar –demir atlılar– başka bir konu. Bu “cermenler”, Avrupa’ya Baykal kıyılarından –burası onların doğdukları yurt (yer) idi – geldiler. Bugünkü İrkutsk oblası toprakları üzerinde Burgund arâzîsi vardır; burada bir zamanlar bu soydan insanlar yaşamışlardı. Arkeologların Eski Altay’da buldukları şeyler, şüpheye bile yer bırakmıyor. Burgundların târihlerinde gerçekten runik yazılar vardı; hepsi Türk kültürü. Bütün sayfaları onlar işgâl ettiler.

İşte o, bu “cermen kabîle”nin gerçek izi. İsbât olunmuş, uydurulmamış bir iz.

435 yılında (Attila’nın hükümdarlığının başlangıcında), ordu Orta Avrupa’ya kadar gelmiş ve Burgund-yurtu veya Burgundiya’yı kurmuştu. Bütün bunlar biliniyor… Burgundiya’da Türkçe konuştular, runik harflerle yazdılar; bugün bile Burgundiya müzelerinde her konuda bilgi edinmek mümkündür. Sergilenen şeyler, en inandırıcı sözler! Bezemeler, günlük hayattan parçalar, millî mutfak, hattâBurgundların kendi dış-görünüşleri, hepsi, her şey Türk, Türk’e mahsus… Gerçekten, tartışılacak bir konu yok; bir şeyler anlamak isteyenler için, her şey anlaşılır durumdadır.

Burgundiya – Kıpçaklar tarafından kurulmuş bir ülkedir. Hattâ bunu ismi bile anlatıyor.

İşâret etmek gerekir ki, her zaman, her çağda göçmenler, baba evlerini terk ederken, o yerlerin isimlerini de birlikte götürdüler. Bu da insanların izledikleri, tereddüt etmedikleri bir gelenek… Tecrübeli bir tek etnograf bile ona ilgisiz kalmıyor. Meselâ, Avrupalılar, Amerika’yı veya Avustralya’yı iskân ederken, orada öz isimlerini muhâfaza ettiler; şu şehirler böyle ortaya çıktılar: New York, New England, New Plimut, Moskova, Sen-Petersburg ve diğerleri. Benzeri örnekler çoğunlukta.

Yerleri ve onların isimlerini değiştirme geleneğini başlatanlar Türkler değil midir? Meselâ, Altay’daTulun (Tolun) yurtu, Orta Rusya’da Tolu (Tula) şehri, Fransa’da Tuluza şehri hâlâ ayaktalar. Onları Attila’nın çağdaşları kurdular. Her birinde silâhlı adamlar yaşamışlardı!… Meselâ, Tuluza, 419’dan 508 yılına kadar Batı Avrupa Kıpçaklarının (Batı-gotlar) başkenti dahi olmuştu. Bütün bu şehirler, Büyükkavimler göçü yolları üzerindeki işâret taşlarıdır; onların isimleri aynıdır ve Türkçe “tolum” (silâh) kelimesinden gelmiştir.

Demek, çağdaş Avrupa Sibir’de mi başladı?.. Geri kalmış Avrupa’ya yeni bir hayat veren Sibir değil midir?

Değil mi acabâ? Onun nüfûsunun esas kütlesi buradan, Eski Altay’dan geldi; bunlar Romalı politikacılar sâyesinde târihe “cermen kabîleler” olarak geçtiler.

Teringler (Turingler), Attila’nın ordusundaki Burgundların yanı başlarında savaştılar. Ve Altay’dan geldiler! Orada, onların doğdukları yurtun yeri hâlâ duruyor. O, unutulmadı.

Türkçe “tering” sözü, “derin”, “bol/bereketli şey” demek. Bu isim dahi, Büyük kavimler göçüyle birlikte “göçtü”; o da coğrafya harîtası üzerinde az iz bırakmadı. Turinglerin yurtu, Avrupa’da Burgund-yurt ile aynı zamanda ortaya çıktı. Onu, bugün Turingiya –Almanların yeri– olarak biliyorlar. O, daha yakınlarda, yarış atlarıyla, enfes kımızıyla ve râyihalı yoğurtuyla tanındı… Demek ki, eski Türk zenaatleri unutulmadılar! Yaşıyorlar.

Bir İtalyan şehri olan Turin’in isminin deşifresine, gâlibâ, ihtiyaç bulunmuyor; o, kendisini anlatıyor. Şehrin târihi dahi, Büyük kavimler göçüyle, Savoya ulusu ile yakından bağlantılıdır.

Kuzey İtalya’nın eski yerleşim yerlerinin en az yarısının, şöyle veya böyle, bir Türk târihi bulunduğunu belirtmekte fayda vardır: Burada Kıpçaklar kütle hâlinde yerleşmişlerdi. Meselâ, Venedik’te bir ‘Türk Meydanı’ vardır; eski şehirde, eski bir yer. Çünkü, küçük bir yerleşim yerinden bir şehir ‘yaratmak’ sûretiyle, bu yerleşim yerine asıl Türkler-Kıpçaklar şöhret kazandırdılar. Onlar, buraya Altay’dan geniş yapraklı  ağaçlar getirmişlerdi; eski Venedik bugün onlar üzerinde duruyor… Hayır, Avrupa’nın târihi söz konusu olduğu zaman, Büyük kavimler göçünü unutmak mümkün değildir. Hayatta her şey çok fazla birbirine bağlıdır.

Saksonya, Bavyera, Savoya, Katalonya, Bolgarya, Sırbistan, Hırvatistan, Çek, Polonya, Macaristan, Avusturya, İngiltere, Litvanya, Letonya (liste büyük!)… Bunları dahi Türkler-Kıpçaklar kurdular. Bu ülkeler Attila ile başladılar. O, Avrupa’ya kendi öncü halkını getirdi; Altay’dakilere benzeyen ulu dağların yakınında yerleşti. Ve dağlar, Attila’nın Alpleri adını aldılar –bugünkü Ettsel Alpleri (Avrupalılar Türk başbuğunun ismini böyle bozdular).

Karpatlar ve Balkanlar isimlerini Türkler verdiler. Türkçe balkan sözü, kelimesi kelimesine, “ormanla örtülü dağ” demek. Hem de, iğne yapraklı değil, geniş yapraklı ormanla. Güney Avrupa’nın bu bölümü, tam bu tür ormanlarla kaplıdır. Eskiden, Gemimont (Eski Hemus)’tan gelme Gem veya Em adını taşıyordu.

Karpatlar kelimesindeki Türkçe kök, çıplak gözle bile görülebiliyor – “yatağından taşmak”, “yerinden taşmak”. Gerçekten de burası, korkunç taşkınlarıyla ünlüdür. Onu, tam adlandırmak zor. Avrupalılar, Kıpçaklar gelinceye kadar, ona Sarmat dağları adını vermişlerdi.

MURAD ADJİ

KIPÇAKLAR KİTABINDAN

Reklamlar