Etiketler

, , , , , , , , , , ,

Emekli olduğum 1972 yılı sonunda, işe başlarken bize sayısız ve numarasız olarak teslim edilmiş olan binlerce tablet tasnif edilmiş, numaralanmış, özel kutular, dolaplar ve odalar içinde korunmaya alınmıştı. Böylece 2500 yıllık belgeleri ve 74 bin numarayı kapsayan “Çiviyazılı Belgeler Arşivi” meydana getirildi. Araştırıcılarla işbirliği yapma, onların arşivden yararlanmasına yardımcı olma ilkesi biz ayrıldıktan sonra da sürdü. Böylece arşiv kapalı bir kutu olmaktan çıkarak kültür tarihine birçok katkıda bulundu.

Dr. Muazzez İlmiye Çığ
(Sümerolog)

https://onturk.wordpress.com/2011/04/19/civiyazili-belgeler-arsivi%E2%80%99nin-kurulus-anilari/

Bu yazıda “Çiviyazılı Belgeler Arşivi”ni nasıl meydana getirdiğimizi yazmaya karar verdim.

1940 yılının Haziran ayında Hatice Kızılyay ile İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde işe başladık. Bizim için Eski Şark Müzesi olarak adlandırılan binanın alt katında, üstleri arkeolojik eserlerle dolu etajerlerin bulunduğu bir depo odasının pencere kenarlarına masalar konulmuştu. 1937 yılında, yine ailesinde Musevi bulunması nedeni ile aynı iş için getirilmiş Dr. F.R. Krâus’un masası da en önde bulunuyordu. Müdürümüz Aziz Oğan, müdür yardımcısı Arif Müfüt Mansel’di. Klasik bölümde Seniha Morali, tercüman sekreter Münire Çorlu, Eski Şark bölümünde Haydar Bey ve henüz üniversiteyi tamamlamamış fakat kazılara gitmiş, tercümeler yapmış çok iyi dil bilen Selim Dirvana bulunuyordu (3). Dahiliye müdürü Bekir Bey, muhasebeci Sacit Bey vardı. Kalemde bulunan birkaç kişiyi hatırlayamıyorum.

Dr. Kraus müzeye gelince tabletlerin kazılardan çıktığı gibi üzerlerinde kil ve tuz tabakaları bulunduğunu, o durumda onlar üzerinde çalışılamayacağını, bunun için müzeye eski eserleri ve tabletleri konserve edecek bir laboratuar kurulmasının gerekliliğini söylüyor. Derhal Almanya’ya bir kimyager gönderiliyor konservasyonu öğrensin diye, o gelinceye kadar laboratuar binası yapılıyor. Ve bir yıl sonra tablet konservasyonu başlıyor. Bugün böyle bir şeyi bu çabuklukta yaptırmaya olanak yok. Bunu anlatmaktaki amacım o yıllar çivi yazılı belgelere verilen önemi belirtmekti. Şimdi orada çalışacak birine bile atanmasını sağlayamıyoruz. Böyle giderse İstanbul Arkeoloji Müzelerinde “Çiviyazılı Belgeler Arşivi”nin kapısına kilit vurulacaktır.

Müze’ye üniversite mezunu olarak ilk atanan bizdik. Osman Hamdi Bey’in yaptığı müzeler kanununda, müze uzmanlarına çok değer verilerek, diğer memurlara göre maaşları yüksek tutulmuş, fakat her üç yılda bir üst dereceye geçebilmeleri için bir bilimsel çalışma yapmaları zorunlu kılınmıştı. Bizi bu kanuna göre atamışlardı. Halbuki daha önce barem kanunu çıktığından müze uzmanlarının durumu öğretmen olanlardan daha aşağı kalmıştı. Müzelere atanan arkadaşlarla birlikte biz de bu durumun düzelmesi için Bakanlığa başvurunca, kalemde çalışanlar bize çok kızmışlardı. O genç yaşta o kadar para almamız olanaksızdı onlar için. Barem kanununa göre durumumuz düzeltildi. Fakat emekli oluncaya kadar her üç yılda bir yazdığımız bir kitapla bir üst dereceye getirildik. Şimdi bu yöntem kaldırılmış. Yıllık izin de alınmazmış, o da bizimle başladı müzede.

Düzenlenmesi gereken 75 bin tablet

Müze’deki tabletler 1890 yılından itibaren yapılan kazılardan gelmiş tabletlerdi. Daha önceki kazılardan çıkan eserler gibi çiviyazılı tabletler de dünya müzelerine dağıtılmıştı. 1883’de Osman Hamdi Bey tarafından yapılan nizamnameye göre, o tarihten sonra kazılarda bulunan eserler kazıyı yapan kurum ile İstanbul Arkeoloji Müzeleri arasında yarı yarıya paylaşılacaktı. 1903 yılında ise bu paylaşma kaldırılmış, bütün eserlerin İstanbul Arkeoloji Müzesi’ne getirilmesi şart koşulmuştu. Bu uygulamalara göre gelen tabletler Anadolu’da Boğazköy, Kültepe; Mezopotamya’da Adab, Asur, Kiş, Lagaş, Nippur, Puzrişdagan, Sippar, Şuruppak, Umma kazı yerlerinden çıkmıştı. Ayrıca küçük bir grup da çeşitli şekilde toplanan tabletlerdi. Hepsinin 75 bin kadar olduğu tahmin ediliyordu. Bunlar çoğunlukla kazı yerlerinden çıktıkları gibi sandıklar içinde veya dolaplarda kâğıtlara sarılı olarak üst üste duruyorlardı. Yapılacak çok iş vardı. Tabletlerin konservasyonu, devirlerine, tarihlerine, konularına göre ayrılması, numaralandırılması, envanter ve kataloglarının yapılması ve yayınlanmaları.

Dr. Kraus ilk olarak Nippur tabletlerini ele almış, konservasyonlarını yaptırmaya ve kataloglarını çıkarmaya başlamıştı (4). Biz de bir taraftan onun işlerine yardım ediyor, diğer taraftan Boğazköy’den gelen Hitit tabletlerinin katalogunu yapıyorduk (5). İşe başladığımızın ikinci yılı yaz tatilinde gelen hocamız H. G. Güterbock’un yayınlanmamış Hitit tabletlerini yayınlamamızı önermesi, kopya tekniğini öğretmesi ve yardımı ile bu tabletlerin kopyalarına başladık. Böylece 2 cilt kendisiyle, bir cilt Hatice Kızılyay ile olmak üzere 3 cilt halinde 320 kadar tableti kopya ettik ve bunlar Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yayınlandı.

Savaştan kaçırılan tabletler

1941 yılında İkinci Cihan Savaşı sınırlarımıza çok yaklaşmış, İstanbul boşalmaya başlamıştı. Bize de değerli eserlerin Anadolu’ya kaçırılmak üzere hazırlanması emri geldi. Biz Hitit, Nippur tabletleriyle gönderilemeyecek durumda olanlarını bırakarak müzenin diğer değerli eserleriyle birlikte tabletleri sandıklar içinde Niğde’ye gönderdik. Diğer taraftan bütün değerli heykeller, lahitler herhangi bir bomba saldırısına karşı kum torbalarıyla kapatıldı. Müzenin koca camlarına müze bekçileriyle birlikte kafesler halinde kâğıtlar yapıştırdık.

Savaştan sonra giden eserlerin getirilmesi, müzenin temizlenmesi oldukça uzun zaman almıştı. Bu arada tabletlerin konservasyonu, tasnifi, numaralanması, dolaplara yerleştirilmesi işleri durmadan sürüyordu. Hitit tabletlerini kopya ederken, Dr. Kraus’la yeni bir yayın programı hazırladık (6). Buna göre Nippur’dan çıkmış Eski Babil hukuki belgelerini kendisiyle birlikte yayınlayacaktık. Üçüncü Ur iktisadi ve hukuki belgelerini Hatice Kızılyay, Eski Babil idari belgeleri de ben yayınlayacaktım. Birincisini Dr. Kraus ile tamamladık. Diğer konuların da transkripsiyon ve kopyalarına başlamıştık (7).

Savaş bitip ülkemizde parti hareketleri başlayınca Atatürk’ün büyük bir ileri görüşlülükle getirttiği Alman bilginlerini geri göndertmek için var gücüyle çalışanlar, diğerleri gibi Dr. Kraus’un da ülkeden ayrılmasına neden oldular (8).

Samuel Noah Kramer ile sürdürülen çalışmalar

1951 yılı başında Samuel Noah Kramer, Nippur’dan çıkmış Sümer edebi metinleri üzerinde çalışmaya geldi. Bu tabletler Nippur kazısını yapan Philadelphia Üniversitesi Müzesi’yle yarı yarıya paylaşılmıştı. Edebi tabletlerin ve parçalarının bir kısmı orada, bir kısmı İstanbul’da olduğundan iki koleksiyon üzerinde birlikte çalışılması gerekiyordu. Kramer ilk kez 1937 yılında gelmiş 140 kadar tabletin kopyasını yaparak yayınlamıştı (9). Bu defa gerisini tamamlamak istiyordu. Biz de kendisine birlikte çalışmamızı önerdik. Böylece hem biz o konular hakkında bilgi sahibi olacaktık hem de Türkiye’nin de bu alanda bir katkısı bulunacaktı. Kramer önerimizi büyük bir içtenlikle onayladı. Tabletlerin yaptığımız transkripsiyonlarını Kramer ile kontrol ediyor, sonra da kopyalarını yapıyorduk. O gelmeden önce Hatice Kızılyay ile radyoda başlayan İngilizce derslerini izliyorduk. Çünkü mesleğimiz için Almanca yeterli gelmiyordu. Kramer ile çalışmalarımızda her gün yarım saatlik verdiğimiz kahve molasında, onun makalelerinden çevirdiğimiz cümleleri beraber kontrol ederek İngilizce de çalışıyorduk. Kramer bir yıl kaldı. O daha gitmeden Finlandiya’dan Prof. Arma Salonen geldi. Kasit tabletleri üzerinde çalışmak istiyordu. Ankara’da Prof. Kemal Balkan’ın bu konu üzerinde bir kitap hazırlamakta olduğunu duymuştuk. Oldukça çok Kasit tableti vardı. Onları Kemal Balkan’ın görmesi gerektiğini düşünerek ona, Puzrişdagan tabletleri üzerinde bizim başlamış olduğumuz çalışmayı birlikte sürdürmeyi önerdik, memnuniyetle kabul etti. Böylece bir taraftan Sümer edebi metinleri, diğer taraftan Puzrişdagan tabletleri üzerinde çalışıyorduk. Bu arada yine Dr. Kraus’un önerisiyle 400 kadar okul tabletinin karşılaştırılması ile Sümer okullarında ilk başlayanlar için hazırlanmış iki okul kitabının rekonstrüksüyonunu yaptık. Kraus zamanında kararlaştırılan diğer yayın programımız bir tarafta kalmıştı. “Hiç olmazsa birisini tamamlayalım” diye Hatice Kızılyay tarafından yapılması kararlaştırılan Nippur III. Ur hukuki ve iktisadi tabletlerini ele alarak onları da kopya ediyorduk. S.N. Kramer bizim ve kendisinin kopyalarının tamamlanması için 6 kez daha İstanbul’a geldi.

Bilim adamlarının ve gazetecilerin yoğun ilgisi

Tabletlerin hazır duruma geldiği duyulunca dışarıdan bilim adamları gelmeye başladı. Bunların hemen hepsi kazı yapanlar tarafından vaktiyle yayınlanmış tabletleri yeniden kontrol etmek istiyorlardı. Bunlar arasından Prof. Falkenstain, Lagaş’tan çıkmış ve daha önce yayınlanmış mahkeme tutanaklarını (diltil-la) gözden geçirirken yeni metinler buldu. Hemen onların kopyalarını yaparak birlikte yayınladık. Gelenlerin çalışmalarını izliyor, gerekli yardımı yapıyor, duruma göre birlikte çalışıyorduk. Böylece hem birçok konu üzerinde bilgi ediniyor hem de tabletlerin tasnifi sırasında çıkan bazı sorunları çözümlüyorduk. Bu hususta en çok yararlandığımız Prof. F. Köcher oldu. Kısıtlı zamanına rağmen Asur tabletlerinin gruplandırılmasında bize bir hayli yardım etti.

Bu arada gazeteler de ilgilenmeye başladı tabletlerle. Sık sık “yeni bir metin var mı, yeni gelen bir şey var mı?” diye sorar ve hemen haber olarak yazarlardı. Bunlar arasında rahmetli Metin Soysal’ı özellikle anıyorum. Biz de bu konuların ülkemizde tanınması için elimizden geleni yapıyorduk. Tarih Dünyası, Tarih-Coğrafya Dünyası dergileri yazılarımızı yayınlamak için bizi zorluyorlardı. İşlerimiz o kadar yoğundu ki! Asıl amacımız tabletlerin kimliklerinin belirlenmesi olduğundan, emekli oluncaya kadar onları bitirememekten korkuyorduk.

Yaptığımız işler hakkında idareye aylık rapor veriyorduk. Aziz Oğan zamanında müze uzmanları her ay toplanıyor, herkes o ay içinde neler yaptığını anlatıyor, böylece birbirimizin işinden haber alıyorduk. Bir de bizi yazmaya alıştıran iki dilli Müze Dergisi yayımlanıyordu.

Aziz Oğan’ın bizlere -en azından bana- çok yararlı bir uygulaması da, her bölümden birinin ayda bir kez bir konu üzerinde konferans vermesiydi. Bu benim için iyi bir staj olmuştu diyebilirim. Ondan cesaretle ilk olarak 1957 yılında Münih’te yapılan Oryantalistler kongresine yaptığımız çalışmaları anlatan bir bildiri ile katılmış, büyük bir ilgi ile karşılaşmıştım.

Bu yoğun çalışmalar arasında hiç ümit etmediğimiz bir olay bizi çok şaşırtmıştı. Milli Eğitim Bakanlığından (o zamanlar müzeler oraya bağlı idi) Hatice Kızılyay ile bana yaptığımız çalışmalara karşılık birer takdirname gelmez mi? Bunu aklımızdan bile geçirmediğimiz için çok mutlu olmuştuk. Alıp alacağımız takdirname de o oldu ya!

Müzemize dünya gezisine çıkan iki Alman gazeteci gelmiş. Müzeyi gezdiklerinden sonra müdürümüz Aziz Oğan “Sizi göremediğiniz bir yere göndereyim” diyerek bize yollamış. Kendilerine tabletler ve yaptığımız işler hakkında verdiğimiz bilgiler onları o kadar şaşırtmış ve ilgilendirmişti ki, ertesi günü teyple gelerek bizi tekrar konuşturdular ve henüz yayımladığımız bir aşk şiirini birlikte Almanca’ya çevirerek ve teybe okuduk. Daha sonra bize gönderdikleri mektupta, banda aldıkları konuşmaları Münih radyosunda vermişler ve yaptıkları dünya gezisinde her gittikleri yerde oradaki gazetelere, yalnız bizdeki tabletler ve bizim hakkımızda yazmışlar. Onlardan ancak bir tanesini göndermişlerdi. Çünkü gittikleri yerde çok az kaldıklarından onları alamamışlar.

Çalışmalarımızın ilk başlangıçlarında Bakan olarak arşive ilk ve son gelen Hasan Ali Yücel olmuştu. Sonradan Bakan ve Başbakan olan Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak da yaptıklarımızı duyup merak edip gelmişti. Bizimle uzun uzun konuştu ve Milliyet gazetesinde gerek arşivin değerini açıklayan, gerek bizi son derece onurlandıran bir yazı yazdı. Bu yazı bizim açımızdan değil, tablet arşivinin değerini, ona ne derece ilgi gösterilmesini açıklaması bakımından çok önemliydi. Müzeler Genel Müdürü olarak arşive yakın ilgi gösteren Hamit Zübeyr Koşay, Hayrullah Ors ve Kamil Su olmuştu.

Hatice Kızılyay ile hepsi 318 adet olan III. Ur hukuki ve idari konulu tabletlerin kopyalarını tamamlamıştık. Onların kataloglarını yapmak için kitaplara gerek vardı. 1960 yılı Mayıs ayında Almanya’dan verilen bursla Heidelberg Üniversitesi’ne giderek 6 ay kaldım. Prof. A. Falkenstein ile bu konular üzerinde çalıştık. Döndüğüm zaman kitabın katoloğunu tamamlayarak yayına hazır duruma getirdik. Daha önceki kitaplarımız Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yayımlanmıştı. Fakat Bakanlığın tüzüğüne göre çok kısıtlı basılması gereken bu kitaplar, hiç ilgisi olmayan şahıslara ve kurumlara gönderildiği için çabuk tükendi ve iyi sonuç vermedi. Biz Türk Tarih Kurumu’na çivi yazılı tablet yayınlarını kapsayan bir seri açtırmayı amaçlamıştık. III. Ur tabletleriyle bunu başardık. Arkasından 600 tablet kopyasını içeren Sümer edebi metinlerinin tarafımızdan yapılan birinci cildi geldi. Kramer’in kopyalarını da ikinci cilt olarak yayınlattırdık (10).

“Burası morgmuş”

Emekli oluncaya kadar tabletlerin numaralanıp yerlerini bulmasını istiyorduk. Fakat işler ilerledikçe tabletleri koyacak dolaplar ve onları yerleştirecek odalar gerekiyordu. 1960 yılında Edibe Uzunoğlu’nun Eski Şark Eserleri Bölümü’ne atanması ile, tabletlerle bir arada duran kazıdan çıktıklarından sonra hiç el değmemiş olan eserlerin de kazı yerlerine, çağlarına ve eserin cinsine göre gruplandırılması, numaralandırılması gerektiğinden, hepsinin bir yerde toplanmasına karar verdik. Birlikte yaptığımız çok yoğun bir çalışma sonucu gerek etajerlerin üzerindeki gerek odalara gelişigüzel dağılmış eserleri ayrı bir depoda topladık. Burada şunu söylemeden geçemeyeceğim: İş yaparken beyaz önlük giyiyorduk. Raflardaki arkeolojik eserler arasında bazı kafatasları vardı. Pencereden bakanlar “burası morgmuş” diye hemen uzaklaşırlardı. Onların kalkması ile “morg” olmaktan kurtulduk. Fakat en önemlisi, tablet dolapları için geniş yer elde edildi. Boşalan salondan iki ayrı çalışma odası böldürdük. Böylece hem tabletler hem arkeolojik eserler kendi bölümleri içinde korunmaya alınmış oldu.

Yeni atamalarla hızlanan çalışmalar

Arşive çalışmak üzere gelecek yabancılar önce Müzeler Genel Müdürlüğü’ne başvuruyor, oradan bize, gelecek kişinin adıyla kendisine gerekli yardımı yapmamız bildiriliyordu. Bir gün garip bir yazı geldi Genel Müdürlük’ten. Bundan sonra arşivde çalışmak isteyenlerin önce Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin Sümeroloji Bölümü’nden Prof. Kemal Balkan’ın onayını alması gerekiyormuş. Öyle şaşırdık ki buna! Hatice Kızılyay ile dışarıdan gelenlere uyguladığımız yöntemi, Sümeroloji bölümünden arşivde çalışmak isteyenlerin bir çalışma programı göndermelerini, bize başvurulmadığı halde Prof. Kemal Balkan çalışacak diye Kasit tabletlerini kimseye göstermediğimizi, 20 yılda Arşiv’e Sümeroloji bölümünden kimsenin atanmadığını, pek çok kimsenin yıllarca çalışabileceği binlerce belgenin bulunduğunu yazarak yanıtladık bu emri. Genel Müdürlük yazdıklarımıza hak vermiş olmalı ki, bu yazıdan sonra çalışmak isteyenler için önce bizim onayımız alınmaya başlandı. Daha sonra öğrendiğimize göre, tabletler üzerinde yabancılar çalışırsa Türklere kalmayacakmış! Keşke Türklerden uzmanlar yetiştirilmiş olsaydı da bugün koskoca bir arşiv sahipsiz kalmaya mahkûm edilmeseydi!

Müzeye gelişimizin üzerinden 20 yıl geçmiş, henüz yerimizde kalacak bir kimse atanmamıştı. Hem amaçladığımız işlerin bitirilmesi hem de bizden sonra arşivde çalışabilecek birinin yetişmesini istiyorduk. 1961 yılında İstanbul Üniversitesi Hititoloji Bölümü’nde okuyan Fatma Yıldız, mezun olmak için tezini hazırlarken arşive geliyordu. Tezini bitirmeden Prof. Bossert öldü (11). Onun yerine gelen arkadaşımız Prof. Dr. Mustafa Kalaç ile konuşarak onun tezini tamamlamasını ve fakülteyi bitirir bitirmez arşive atanmasını sağladık. 6 ay sonra da Ankara Üniversitesi Dil Tarih-Coğrafya Fakültesi Sümeroloji bölümünü bitiren Veysel Donbaz Müze’ye atandı. Bunlara Genel Müdürlüğe gönderdiğimiz yazının etkisi olmuştu herhalde. Fakat Veysel hakkında hocasının müdür yardımcımız Osman Sümer’e yazdığı bir mektup dolayısıyla onu arkeolojik eserler üzerinde çalıştırmaya başladı. Buna şiddetle karşı çıkarak arşive aldık. Fakat birkaç zorluk çıktı karşımıza. Birincisi bekar olduğu için ev bulamıyor, bulsa da kira için parası yetmiyordu. İkincisi askerliği vardı. Bu yüzden bir öğretmenlik alıp müzeden ayrılmak istiyordu. Halbuki Sümeroloji Bölümü’nden yıllardan beri bir kişi kendi alanında bir işe girmişti. Ayrıca arşivin böyle bir kimseye ihtiyacı vardı. Topkapı Sarayı Müzesi’nde müdür Hayrullah Örs ve müdür yardımcısı eşim Kemal Çığ ile konuşarak o zaman boş duran Çinili Köşk’ten kendisine bir oda verildi. Prof. Bahadır Alkım’a yaptığımız rica üzerine doktora öğrencisi olarak alındı. Böylece 2 yılı garantilemişti (12). Ankara’da Akatçanın kuvvetli olduğunu düşünerek onun Akatça tabletleri, Fatma Yıldız’ın da Sümer iktisadi ve idari tabletleri üzerinde çalışmalarını kararlaştırdık. Veysel Donbaz’ın özellikle Kültepe metinleri üzerinde çalışmasını istiyorduk. Çünkü yıllardan beri Kültepe’de kazılar yapılıyor fakat kimse o tabletler üzerinde çalışmıyordu. Yeni gelenlere diğer işler yanında tabletlere ısınmaları için kendilerinin meşgul olabileceği birer grup tableti vermemizin yerinde olacağını düşündük. Lagaş koleksiyonundaki yolluk belgelerini ayırırken “yargıç harcamaları” diye adlandırdığımız tabletlerden ayrı bir grup yapmıştık. Bunlar okunması, anlaşılması kolay metinlerdi. Onları kopya ve transkripsiyon halinde yayınlayabilir diye Fatma Yıldız’a verdik. Asur tabletlerini tasnif ederken Ninurta – Tukulti – Aşşur zamanına ait transkripsiyon şeklinde yayınlanmış fakat yayınlarında bir hayli yanlış bulduğumuz bir grup tableti de yayınlaması için Veysel Donbaz’a verdik. Böylece yapılacak işleri ayırmıştık (13).

1966 yılında lise son sınıf öğrencisi olan Mustafa Eren’i yaz tatilinde yardımcı olarak yanımıza almıştık. Öğrenmeye olan ilgisi verilen bir işi büyük bir dikkatle yapışı ve düzenli çalışması bizi çok memnun ettiğinden ayrılmasına izin vermedik. Ertesi yıl İstanbul Üniversitesi Anadolu Dilleri Bölümü’ne girdi. İşini de beraber sürdürerek eğitimini tamamladı. Onun Sumerce üzerinde yetişmesini ve Sümer edebi metinlerinden kopyasını yapmadığımız 200 kadar çok küçük parçaların da kopyasını yapmasını istiyorduk. Bu kalan küçük parçaların transkripsiyonlarını yapması ve hangi konulara ait olabileceklerini belirlemesi için Prof. Kramer’e bizzat giderek Dışişleri Bakanlığı’ndan parasal yardım sağladım. O da 1977 yılında gelerek 2 ay içinde onları yaptı. Fakat Mustafa Eren üniversiteye girerek kariyer yapmak, aynı zamanda Sumerce çalışmak istedi. Her nedense İstanbul Üniversitesi’ne almadılar, o da özel sektöre geçti. Böylece yararlı olabilecek bir elemanı kaçırmış olduk (14).

Çiviyazıları uzmanı bir Türk kadını

Avrupa’da yapılan birkaç Asuroloji kongresine katılmıştım, 1967 yılında Amerika Ann Arbor’da yapılacak kongreye de katılmak istiyordum. Kimseyi tanımadan ve tavsiye de almadan Dışişleri Bakanlığı Kültür İşleri Dairesi’ne başvurdum. Kongrede vereceğim bildiriyi anlattım. Benden yalnız Müzeler Genel Müdürlüğü’nün onayını bildiren bir yazı istendi. Çok güvendiğim genel müdürümüz bunu veremeyeceğini söyleyince ben başvurumu geri almak istedim, verilmedi. Kültür İşleri Müdürü, hakkımda yaptığı araştırmaya ve sözlerime dayanarak benim kongreye katılmamı sağladı. Hem Ann Arbor hem Chicago’da birer konuşma yaptım.

Bu arada ilginç bir anımı da yazacağım. Bir toplantıda mesleğim ve şahsım hakkında konuşulurken bir Fransız misafir bay yüzüme hayretle bakarak “Çivi yazıları uzmanı bir kadın! Hem de Türk kadını! Sizi asla kucaklamadan olmaz!” diyerek sarılıvermişti bana.

1969 yılında Hatice Kızılyay emekli oldu. Çalıştığımız sürede o üç kez Boğazköy kazılarına temsilci olarak katıldı. Hatice Kızılyay Almanya’ya ben İngiltere’ye Hitit eserlerinin sergisini götürdük. Yurt içindeki tarih kongrelerine katıldık.

Benim emekli olduğum 1972 yılı sonunda, işe başlarken bize sayısız, numarasız olarak teslim edilmiş olan binlerce tablet tasnif edilmiş, numaralanmış, özel kutular, dolaplar ve odalar içinde korunmaya alınmıştı. Böylece 2500 yıllık belgeleri ve 74 bin numarayı kapsayan “Çiviyazılı Belgeler Arşivi” meydana getirildi. Bu arada en az 3000 tablet yayınlanarak bilim adamlarına yeni konular sunuldu. Yerimize bugün dünya çapında olan iki uzman yerleştirildi. Veysel Donbaz’ın Kültepe tabletleri üzerinde çalışması sayesinde, Ankara’da uzmanları olduğu halde 40 senedir bekleyen Kültepe tabletleri de ele alındı. Araştırıcılarla işbirliği yapma, onların arşivden yararlanmasına yardımcı olma ilkesi biz ayrıldıktan sonra da sürdü. Böylece arşiv kapalı bir kutu olmaktan çıkarak kültür tarihine birçok katkıda bulundu.

Bütün bunlar aramızdan ayrılmasıyla beni derin acılara sokan Hatice Kızılyay ile çocukluğumuzda başlayan candan arkadaşlığımız, karşılıklı sevgi ve saygıyla hiç sürtüşmeden, birbirimize her tür yardımı esirgemeden el ele, gönül gönüle çalışmamız sonucu olmuştur. Üniversitede kalmadığımız için hiç üzülmedik. Huzurlu bir ortamda Ulu Atamızın bize açtığı yolu izleyerek istediğimiz gibi çalışabildiğimiz için her zaman mutluyduk.
Emekli olduktan sonra Müze’ye gidip ayırdığımız konular üzerinde çalışacağımı umut ediyordum. Birçok nedenden dolayı bu olmadı. Evde de boş durmuyorum. Sümer kültürünü ülkemizde tanıtmak için yazılar yazıyorum, konferanslar veriyorum, kongrelere katılıyorum. St. Louis, Missouri Art Müzesi’nde tabletler, Philadelphia’daki Asurroloji Kongresi’nde Atatürk ve çiviyazıları hakkında yaptığım konuşmalar çok ilgi çekti. Özellikle sonuncusu çeşitli yerlerde yayınlandı. Böylece Sumerlilerin “Boş vakit geçirdin de ne kazandın?”, “Biliyorsun neden öğretmiyorsun?” diyen iki atasözüne uyarak, Atatürk’e olan şükran borcuma karşılık bildiklerimi ilgi gösterenlere ulaştırmaya çalışıyorum. Başarıyorsam ne mutlu bana.

Kaynak : Bilim ve Ütopya Temmuz 2005

Reklamlar