Altın Elbiseli Adam

Esik Kurganı Hakkında Genel Bilgi (Ansiklopedik Bilgiler ve Ön Türk ilişkileri)

Kurgan Nedir? : Kurgan, Orta Asya’da ki eski Türk mezarlarına verilen ad. Genelde devlet yöneticisi olanlar için yapılmışlardır. Kurganlar tahtalarla, bazen de taşlarla çevrili mezar odalarının üstüne bir metre ile yetmiş metre arasında toprak yığılmasıyla oluşturulur. Kurganlarda asıl mezar odası bazen dikdörtgen, bazen kare veya oval olabiliyordu. Cesedin bulunduğu yere bazen doğrudan ulaşılabiliyor bazen de bu oda altta yer alıyordu. Ceset odasının döşemesi ağaç kütükleri ve kalastan yapılıyordu. Cesetlerin başı doğuya çevrilmiş olur ve cesetler eşyaları ile birlikte kurganlara gömülürdü. Kurgan ın farklı bölgelerinde at cesetlerine de rastlanmıştır. Bugüne değin bulunan en önemli kurgan Kazakistan’da ki Esik kurganı’dır.

Esik (Issık, Issyk) Kurganı, İskitlere ait olduğu düşünülen bir kurgan. Önemli kaynaklarda İskitlere ait olduğu iddiası kabul görür. M.Ö. 5. yüzyıl’dan kalma olduğu sanılır. Kazakistan’da Kazak arkeolog Prof. Kemal Akişef [oğlu] tarafından gün ışığına çıkarılmıştır.

http://onturk.wordpress.com/2011/03/11/altin-elbiseli-adam/

2 milyon nüfusuyla Kazakistan’ın en büyük kenti konumundaki Almatı’nın yaklaşık 50 kilometre doğusunda yer alan Esik (Issık) bölgesinde 1969–1970 yıllarında, Kazak Bilimler Akademisi’nin, Tarih, Arkeoloji ve Etnografya Enstitüsü’nün Arkeoloji bölüm başkanı Kemal Akişoğlu’nun yönetiminde kazılan, Alma Ata şehrinin 50 Km. yakınındaki, şimdiki Issık Kasabası’nda bulunan Esik Kurganı bir tesadüf sonucu ortaya çıkarılmıştır. 1970 yılında yol yapımı için başlatılan kazılar sırasında iş makineleri büyük bir taş kütlesine rastladı. Bu engeli ortadan kaldırmak için harekete geçen işçiler, bir müddet sonra bunun sıradan bir taş kütlesi ya da kaya parçası olmadığını anladılar. Ardından, resmî makamlara haber verildi ve inceleme için bölgeye bir arkeolog heyeti gönderildi. Heyetin başkanı Kemal Akişev, kazıları bizzat yönetti. Yapılan çalışmalar sonucunda büyük bir kurgan (mezarlık) ortaya çıkarıldı ve bu kurgan içinden insanlık tarihine ışık tutacak nitelikte çok sayıda eşya gün ışığına çıktı.

Höyüğü açan arkeologlar muhteşem bir mezarla karşılaştılar. Bu, bir lâhit değil, Mısır piramitlerindeki firavun odasını andıran, her tarafı kapalı, süslü kayalarla yapılmış bir oda idi. Bu odayı itina ile açtılar ve asıl şaşkınlık o zaman oldu. Çünkü, bu ölü odasının içi pırıl pırıl altın eşya ile doluydu. Altın olmayan eşyalar da çoktu.

Esik Kurganı Mısır Firavunu Tutankamon’un mezarından sonra dünyada en çok altın bulunan mezardır.

Bekin Nur Muhammedov (tarihçi, 61 yaşında), “Ben bir Nayman’ım (Bir Moğol kabilesi). Doğdum büyüdüm buralarda yaşarım.” diyor. “Az ileride bir fabrika var. 1969 yılında fabrikanın inşaatı devam ederken mezar ortaya çıkmış. Tarihçi olduğum için gelip bakmamı istediler. Ben oraya vardım ve mezarı ellerimle aralamaya başladım. Mezarların üzerindeki ağaçlar ateş görmüş gibi yanmadan kül haline dönüyordu. Altın Elbiseli Adam çıktığında parıltısından ve ışığından gözlerimiz kamaştı, bir süre bakamadık ona. Altın Elbiseli Adam’ın yanında, üzerinde yazılar olan bir de tas vardı. Elindeki yüzüğü ben taktım.”

Esik Kurganı’nın yapısı için şunlar söylenebilir: 7 metre derinliğindeki mezar odasının üzeri toprak-taş yığınıyla kapatılmıştı. Bu oda, diğer Hun kurganlarında olduğu gibi inşa edilmiştir. Kalın çam kütüklerinden yapılmış mezar odasının ölçüleri 32 metre ebadındadır. Odanın derinliği ise 1.20 metredir. Ancak, çam kütüklerinin içeriden yontularak düzleştirildiğini görüyoruz. Araştırmacıların açıklamalarına göre mezar odasının ahşap strüktürü dışında hazırlanmış ve sonra kazılan çukura indirilmiştir. Zeminden kurganın tepesine kadar olan yükseklik 9 metreyi, kurganın üzerindeki suni tepenin çapı ise 60 metreyi bulmaktadır.

Yapılan çeşitli araştırmalar, eserlerin bozkır kültürüne mensup Türk veya en azından Türklerle akraba (ya da Türkleşmiş) bir kavim tarafından yapıldığına işaret ediyor. Yazının Göktürk kitabelerinin alfabesine benzerliği ve eserlerin mitolojik, ikonografik özelliklerinin Hun sanatına çok uygun oluşu nedeniyle, özellikle Türkiyeli Türk araştırmacılar bunları Hun eseri olarak nitelendirmişlerdir.

Bulunuş Hikayesi

1970 yılında, Kazakistan’da Alma-Ata’nın 50 km. kuzeyinde bulunan Esik kasabasında, garaj yapmak ve yol açmak için alçak bir tepenin düzeltilmesine karar verildi ve kazı başladı. O tarihe kadar o alçak tepenin bir höyük olduğunu kimse bilmiyordu. Çevrede eski kalıntılar da yoktu.

Kazı yapılırken kullanılan araç büyük bir kayaya çarptı, işçiler, kayayı parçalamak için üzerini örten toprakları kürekle açtılar ve bunun işlenmiş bir kaya olduğunu gördüler.

Durum, ilgili resmî makamlara bildirildi ve inceleme yapan arkeologlar tarihi bir eserle karşılaştıklarını gördüler. O tepe bir höyüktü, büyük bir mezarın üzerine yığılan kum tümsek idi.

Höyüğü açan arkeologlar muhteşem bir mezarla karşılaştılar. Bu, bir lâhid değil, Mısır piramidlerindeki firavun odasını andıran, her tarafı kapalı, süslü kayalarla yapılmış bir oda idi. Bu odayı itina ile açtılar ve asıl şaşkınlık o zaman oldu. Çünkü, bu ölü odasının içi pırıl pırıl altın eşya ile doluydu. Altın olmayan eşyalar da çoktu.

Sn. Servet Somuncuoğlu’nun bir ekiple beraber bölgeye ziyareti sonucu kaleme aldığı makale :

Üniversite yıllarımda bir efsane gibi dilden dile anlatılırdı, “Altın Elbiseli Adam” ve o zamanlar benim için tam bir efsaneydi. Bizler için o, Türk kültür ve medeniyet tarihinin en önemli belgesiydi. Bir gün ona doğru yolculuk yapmayı düşlemiştim. O zamanlarda, nasıl, ne zaman, kimlerle olacağını bilmiyordum ama bir gün olacaktı yolculuğum…

O gün geldi hem de hiç düşünmediğim ve beklemediğim bir anda. Bursa’dan bir grup işadamı ve öğretim üyesi Altın Elbiseli Adam’a, Kaynaklar’a yolculuk düzenliyordu ve Turgay Tüfekçioğlu geziye beni de davet etti. Bu gezide dünya çapında bir üne sahip dil bilgini Kazım Mirşan da bizimle birlikteydi.

“Bütün Avrasya coğrafyasında ağaç kutsaldır, totem değildir ama kutsaldır ve ağaca sarılmak insana dinginlik verir” diyordu, bilge kişiliği ile Kazım Mirşan. Tanrı Dağları’nın eteklerindeyiz. Zirvelerinde kar olan bu dağların heybeti insanı büyülüyor ve gerçekten de insan o zirvelere baktıkça, kendini Tanrı’ya yakın hissediyor.

Almatı şehrinin her yerinde “Altın Elbiseli Adam” var. Meydanlarda resim çalışması yapan öğrenciler onu çiziyor eskizlerinde, satıcılar onu satıyor, müzelerde o var. Kazakistan demek, “Altın Elbiseli Adam” demek. İlginç bir öyküsü var bulunmasının…

1963 yılında Issık Göl taşar ve önüne gelen ne varsa siler süpürür. Silip süpürdüklerinden biri de kurgandır. Bu kurganın yeri düzleşir. 1969 yılında düzleşen yere fabrika yapılmasına karar verilir. İnşaat sırasında kalıntılar ortaya çıkar, hemen yakın köydeki Bekin Nur Muhammed çağrılır, bu işlerden anladığı için. Bekin Nur Muhammed yetkililere haber verir ve birkaç gün içinde heyetler gelir. Ne yazık ki Altın Elbiseli Adam’ın kemiklerini yok eder gelen heyet, karbon testi yapılma imkanı ortadan kalkar. Türk tarihinin çok önemli bir belgesi yok edilmiştir. Fakat henüz daha el değmemiş kurganlarda neler çıkacağını kimse bilmemektedir ve “bu kurganlar açıldığında, tarih yeniden yazılacaktır” demek yanlış olmaz. Gezide bulunan işadamlarından, kurganların kazılması için kaynak ayıracaklarını belirtenler oldu. Diyalog adına atılmış her adım çok büyük önem taşıyor bu coğrafyada…

Binlerce yıl önce oluşmuş Türk Medeniyet’inin eserleri bu coğrafyada saklı duruyor hâlâ. Tamgalı Say, bu saklı hazinelerin belki de başında geliyor. UNESCO tarafından dünyanın kültür mirası listesine alınan bu yerde, Türk kültür ve medeniyetinin ilk izleri var. Tamgalı Say’ın en muhteşem özelliği, binlerce yıl önce başlayan bilgi ve bilgiyi aktarma yöntemlerinin arayışını görmek oluyor. Burada resim, resimle yazı arasındaki işareti, damga ya da petroglif ve Orhun Yazıtları’nda kullanılan Runik Türk alfabesindeki harflerle yazılmış bir satır yazı insanın yüreğini ürpertiyor. Kazım Mirşan’a göre; Türkler yazıyı dünya üzerinde ilk kullanan millet ve bunun da belgesi Tamgalı Say…

Almatı’dan Bişkek’e karayolu ile geçtik. Bir anlamda, Altın Elbiseli Adam’ın şehrinden, Manas’ın şehrine gitmiştik. Bişkek’te her yerde bütün dünya Türklerinin ortak destan kahramanı MANAS var.

Grubumuz son derece heyecanlı. Bulunduğumuz şehirlerde kendi çapında herkes bir şey yapmaya çalışıyor. Bursalı işadamı Mete Tetik’in, borcundan dolayı elektriği kesilen caminin borcunu ödeyip elektriği açtırması hepimizi çok duygulandırıyor. Kazım Mirşan’ın Kazakistan Devlet Üniversitesi ve Bişkek’teki Türkiye-Kırgızistan Manas Üniversitelerinde verdiği konferanslar çok büyük ilgi görüyor. Konferansların konusu daha çok “İlk Türk Tarihi Yazıtları” üzerinde yoğunlaşıyor.

Bu gezinin en önemli tarafı, geziye katılanların çoğunluğunun işadamları olması ve onlar sadece “görmek, tanımak, öğrenmek” adına burada oldular. Hiç birinin en küçük bir iş endişesine tanık olmadım.

Issık-Göl yolculuğumuz unutulmayacak anılar bıraktı hepimizde. Fuat Bursalı, İsmail Tatlıoğlu, Oğuz Yıldırım, Hamit Şahin gezinin renkli simaları ve özellikle de Zeki Saral’ın Issık-Göl’de yüzme arzusu ve bunu gerçekleştirmesi hepimiz için ayrı bir anı olarak yaşayacak. Kırgız çadırında sütlü çay içerken yaptığımız küçük sohbette Fuat Bursalı’nın sözleri beni çok etkiliyor; “Buralara gelmeliyiz arkadaşlar. Biz bu diyalogu kurmazsak, kuracak çok insan var. Ben Bursa’ya döndüğümde buraları ve gördüklerimi bütün işadamı arkadaşlarıma anlatacağım. Biz buralara mutlaka gelmeliyiz!”

Bu yolculuğumuz hepimiz için turistik bir gezi olmanın çok ötesinde anlam taşıyor. Bin yıl önce ayrılıp geldiğimiz toprakların, dağların, akarsuların ruhunu yaşıyoruz ve sanki oralardan hiç ayrılmamış gibiyiz. Konuşulan dillerdeki şive farklarını birkaç gün de olsa çözebiliyoruz, temelde hepimiz “Türkçe” konuşuyoruz.

Gezinin mimarı Turgay Tüfekçioğlu son günün en mutlu insanı, amacına ulaşmanın ve Ata yurdumuz olan topraklarda yaşadığımız birkaç günde öğrendiklerimizi, gördüklerimizi anlatmamızdan mutlu o. Son günümüzde bir rüyadan uyanır gibiyiz hepimiz de. Tanrı Dağları’na veda etme zamanı artık. Biz tekrar gelmesek de, o dağların eşsiz çiçeklerini ve ata yurdumuzun kültür miraslarını görmeye birçok insan gelecektir ve gelmelidir. Avrasya coğrafyasındaki “diyalog” bütün bu coğrafyada yaşayan halkların ve insanların yararına olacaktır.

Sn. Servet Somuncuoğlu

Issık Kurganı ve Altın Elbiseli Adam ( Doç. Dr. Haluk Berkmen Ön Türk İlişkisi’ni kuruyor )


Resimde Alma Ata’nın yakınında olan ve kazı bilimcilerin Issık Kurganı olarak adlandırdıkları bu kurganda bulunmuş olan altın elbiseli adam görülüyor. Kurganın en üst tepesinde 60 metre çapında taş kaplı bir kapak, altında ise sırasıyla taş, kil ve çakıl tabakaları ortaya çıkmıştır. Daha dipte ve kurganın tam orta bölgesinde boş bir tahta oda bulunmuştur. Odanın boş olmasından bu odaya eskiden girilmiş olduğu tahmin edilmektedir. Kazı bilimciler bu boş odanın altında, daha derinde, ikinci bir tahta oda daha ortaya çıkardılar. Bu odadaki çeşitli organik eşyalar üzerinde yapılan incelemeler sonucunda kurganın yaklaşık M.Ö. 5’inci yüzyıldan kalma olduğu belirlenmiştir. Odanın duvar kenarlarına içleri yiyecek dolu vazolar, altın süslü çanaklar ve ayrıca üzerlerinde 26 adet yazı işaretinin kazınmış olduğu iki adet gümüş kap yerleştirilmişti.

Altın elbiseli adamın parmağında bulunan altın yüzük resimde görülüyor. Bu resimdeki insanın başı aynen kızılderili yöneticilerin başlarına taktıkları tüyleri andırıyor. Buradan kızılderili kültürünün Asya kökenli olduğunu bir kere daha saptamış oluyoruz. Fakat asıl anlatılmak istenen, yüzüğü taşıyan yöneticinin güneş (gök) tengri ile bütünleşmiş olduğudur. Tüyler güneşin ışınlarını simgeliyorlar. Yüzük içe doğru oyuktur. Yani kil üzerine bastırıldığında kabartma bir tüylü baş ortaya çıkmaktadır. Bu da gösteriyor ki Ön-Türkler imza yerine, daha o dönemlerde, mühür kullanıyorlardı. Kil üzerine kabartma tekniğini bulmuş olan Ön-Türkler bu tekniği taşlara da uygulamışlardır. Zaman içinde kabartma görüntüler 3-boyutlu heykellere dönüşmüştür.

Altın plakalarla süslü olan ceketi ve ince uzun başlık üzerindeki simgeler, altın elbiseli adamın önemli bir yönetici olduğuna işaret ediyorlar. Başlığında ise iki adet bileşik hayvan figürü bulunuyor.

Resimde görülen bu figürde at, dağ keçisi ve kuş, estetik bir bütünlük içinde, bir araya getirilmiş. At Ön-Türkler için kutsal hayvanlar arasında en ön sırada yer tutmakta idi. Dağ keçisi ve kuş ile atın bir araya getirilmesi Ön-Türklerin şaman inancı ile de örtüşüyor. Aynı sentetik hayvan üretimini kadim Mısır kültüründe de görüyoruz.

Resimde Luxor tapınağına giden ana yola dizilmiş olan aslan bedenli ve koç başlı heykeller görülüyor. Her bir koç başlı hayvanın koruduğu küçük bir insan figürü var. Bu insanlar her dönemin firavununu simgeliyor.

Resimde hayvan başlı insan bedenli tanrılar görülüyor. Solda Horus, ortada Ptah ve sağda Anubis.

Bu resimden anlaşılacağı gibi, önce sadece hayvanlar (Ön-Türk ve erken dönem Mezopotamya), daha sonra insan-hayvan bileşimleri (Sümer ve kadim Mısır) ve en son da sadece insan görüntülü tanrılar (Yunan ve Roma) kutsal olmuş. Aynı gelişim Maya ve İnka ile Astek kültürlerinde görülüyor.

İtalya yarımadasına kuzeyden gelen Etrüskler de Ön-Türk kökenli bir halktı. Onların da erken dönem tanrıları bileşik hayvanlar olmuş, daha sonraları insan görüntülü tanrılar önem kazanmışlardır.

Resimde Şimera adı ile bilinen bileşik bir hayvan görülüyor. Bu resimdeki bileşik hayvan tümüyle Ön-Türk ile kadim Mısır simgeleri içeriyor. Keçi bir Ön-Türk kutsal hayvanıdır. Yılan ve aslan ise kadim Mısır simgeleri.
Bu ilişkilere hala tesadüf olarak bakanlara birkaç Latince sözcük örneği sunayım. Bilindiği gibi Etrüskler Tur ve OK (Romalıların söyleyişiyle OSK) boylarından oluşmuş idiler. OSKlar sadece dil olarak yok edilmekle kalmamışlar bizzat öldürülüp mallarına el konmuştur. İşte kanıtları:

-Occisor    (OK katili) OK-CİZOR (sizor ‘kesen’ demek. Cisor İngilizce /makas/)
-Occidio    (Ok öldürmek, OK kesmek)
-Occidi      (Düşen, batan, yok olan OK)
-Occulco   (Ezilen OK, Üstüne basılan OK)
-Occulto    (Gizlice yapılan iş, örtülü iş)
-Occumbo (Yere ölü olarak düşen OK)
-Occupo   (Ele geçırilen, işgal edilen OK, Fransızca couper /kesmek/)

İngilizce /Occult/ gizli yapılan sihir, büyü demektir. Halbuki Occult = OK-KÜLTÜ yani, OK dini veya kültürü demek oluyor. Görülüyor ki OK kamlarının gece ayinleri gizli ve anlaşılmaz büyü olarak değerlendirilmiştir. Etrüsklerin büyüye önem verdikleri söylenir. Bunu yanlış değerlendiren Romalılar bu halkı toptan yok etmeyi tercih etmişlerdir. Bu duruma şaşmamak gerekir aradan 1,000 küsur sene sonra Engizisyon mahkemeleri aynı vahşeti tekrarlamıştır.

Doç. Dr. Haluk Berkmen

Kurgandan çıkan yazı

Altın Elbiseli Adam’ın bir Türk tigini olduğu anlaşılmaktadır. Mısır piramitlerinden sonra mezarından en çok altın çıkan, baştan başa, her şeyi ile saf altından elbisesi olan veya zamanımıza kalan yalnız odur.

Fakat, Altın Elbiseli Adam’ın mezarında bulunan en değerli şey ne bu altınlardır, ne de diğer eşyalar. Bu mezarda bulunan en değerli tarihi belge, yarısı kırık bir kabın üzerindeki 26 harflik iki satır yazıdır. Bu yazı, tarih ilmîne, özellikle Türk tarihi ve medeniyetine ışık tutan, yeni boyutlar kazandıran bir belgedir. Bugüne kadar bilinen en eski Türk yazısı, Yenisey ve Orhun anıtlarındaki yazılardı ve bunlar zamanımızdan ondört asır geriye uzanıyordu. Oysa, Esik’teki mezarda bulunan bu yazı 25 asırlık bir belge idi. Kurgandan çıkan Gümüş Kaseye yazılmış olan yazı hemen aşağıda :

Sovyet tarihçilerinin önermesi olan 26 harflik yazının anlamı şudur: “TİGİN 23′ÜNDE ÖLDÜ. ESİK HALKININ BAŞI SAĞ OLSUN.”

Fakat aynı yazı Sn. Kazım Mirşan tarafından tekrar okunmuş ve yayınlanmıştır :

“Ögün an onuyu öcü ok, ub-oz uç esitiz  oz-ötü onuy oy ekiç ekil alız at”

Anlamı:
“Haşmetmeablığını taziz etmekte olduğun (kişi) boynuzlaşmış olan bir ok’dur. O Zeus liderliğine ozarak geçmek suretiyle kozmoslaşma mahalline alınmış olan kamdır.”

Sn. Kazım Mirşan’ın okuma önerisine bir destek ve açıklık da Doç. Dr. Haluk Berkmen den gelmektedir :

“Burada ÖG (yüksek), Ögün (yükseklik, asalet) olmaktadır. Bugün dahi kullanmakta olduğumuz /öğünmek/ sözü /kendini yükseltmek, methetmek/ anlamını taşır. UB-OZ ise /boynuz/ sözünün eski şeklidir. Yukarıda sözünü ettiğim UB / BU damgasının diğer okunuşu kullanılırsa BU-OZ = Boynuz olur. Fakat diğer bir anlamı da /Buhar olup göğe doğru yükselerek özleşen (ozlaşan)/ demektir.

ÖCÜ-OK = Güçlü OK demektir. Bugün bile ÖCÜ sözü korkulması gereken güçlü bir varlığı akla getiriyor.
UÇ-ESİTİZ (Uçan, uçarak) yükselen şeklinde yorumlanıyor. Benim görüşüm bu sözcüğün farklı bir anlam içerdiğidir. UÇ kök sözcüğü aynı zamanda /lider, yönetici/ demek olduğuna göre UÇ-ESİTİZ = Lider yapınız demektir. Çünkü ESİTİZ = EDİNİZ”

Aşağıda diğer okumaları da bulabilirsiniz :

Gayneddin Alioğlu Musabay’ın okuyuşu:
“Taza as tuvın agannın Eldi ege. Atın, eskerin Sagan ar eperedi. Casına cete Bakıtındı aşasın. Sav bol.”

Anlamı:
“Temiz çek tuğunu ağabeyinin Sağlam sahip (ol). Atın, askerin Sana şan verir. Yasma yeterek (= büyüterek) Bahtını aşasın. Sağ ol. “

Olcas (Oljas) Süleymanof’un okuyuşu:
“Han uya üç otuzu (da) yok boltı, utıgsı tozıltı. “

Anlamı:
“Han oğlu 23 ünde yok oldu. tozu savruldu.”

Dr. Selahi Diker‘in okuyuşu:
“Han Ong-Er, Çarık,Siz çerik,Bargıl!Erni içigig kötir,Ozgıl!”

Anlamı:
“Han Onger Çarık. Siz askerler Ayrılın gönüllü katılan kahramanlar gibi cennete yükselin sonsuz barışı sağlayın.”

M. Erçin‘in okumasına göre:
“Agân er / anga er iç / arakEsiz iç / erik baruk / arakı E iç itkir / az ök”

Anlamı:

“Agan er, çok içtin, aralıksız içtin, keşke az içseydin bak şimdi yoksun” gibi birşeyler.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logo

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ photo

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s